ISKALAMADAN YAŞAMAK

You are currently viewing ISKALAMADAN YAŞAMAK

Bağlı ya da bağımlı olduğuna inandığımız yaşlara doğru ilerlerken ne hissediyorsak gençken de hissedebiliyor insan!

Yüze bakıldığında kırışıklık dahi görülmeyenlerin ruhlarının çürüyor olduğu çağda düşüncelerin yaşlanıyor oluşuna çok kez şahit olduk. Yaşlarıyla değil de yaşadıklarıyla çöküşe geçen onlarca insanların arasından geçip gidiyoruz hissetmeden. Peki sayılarla yapılan analizlere dayanarak gruplara ayrılmış çoğu insanları ruhlarına göre nasıl kategorize edeceğiz.

Aslında en güzel tecrübeyi bize yaşlılar sunarken kulak veremeyişimizin sonucunda oldu bütün bunlar. Tecrübeye sabit denilen her şey kulak arkasında kalakaldı. Yaşlanıyoruz her geçen dakika, yaşlanıyor ruhumuz, ağır geliyor kalbimize yaşadıklarımız. İnsan olmanın ağırlığını daha da net hissettiğimiz çağda ruhumuzun eskimesi, yıpranması, hissizleşmesi kısacası yaşlanmasına engel olamadık.

Belki 50’lerimizde belki 60’larımızda dönüp baktığımız geçmişimize gençliğimiz deyip sahip çıkamayacağız çünkü koşturduğumuz, çabaladığımız her şeyin bedeli olarak sunduğumuz zamanımızı ve zamanımızdan daha da büyük hayatımızdı. Teslim olduğumuz sistemler, koşturduğumuz sınavlarla dolu yaşama yaşlı gençlik evresi demenin sakıncasını göremiyorum. Sabah uyandığımızda yaşama dair isteksizsek bedendeki gençliğin görüntüsünden başkasını sunamıyoruzdur dışarıya doğru! İnsan uyandığında ne hissediyorsa odur aslında. Genç bedenli yaşlılığımızda hissettiklerimizi aktaramayacak kadar yorgun ruhlarımıza ışık olabilecek şeylere ihtiyacımız var. Yaşları epeyce ilerlemiş insanlara çok kulak verdim. Belki de bendeki gençlik iksiri buradan geliyor. Gençliğe aldanıp boşa geçen vaktine hayıflanan insanın hayalini gerçekleştirmek istercesine dolu dolu yaşamaya çalıştım. Eski halimle şimdiki aklım olsaydılarla donatılmış sözlerin gerçekleştiricisiymişim gibi bugünkü akıllarıyla bugünkü ruhumla bütünleştirip gençliklerine armağan etmek adına harekete geçtim.

Yaşına takılı kalıp hareket etmekten korkan insanların pasifliğinden kaçarak ilerledim hep. Onların ruhuna da aklına da dokunamam. Onlar, yani yaşayana ölüler ruhlarını hissedemedikleri için hayata küsmeye daha meyillilerdir. Onların kalplerine dokunmak ve uyandırmak bir mezardakini diriltmekle aynıdır. Gücünüz yetmez, sesiniz ulaşmaz, yorulur, yıpranışlarınızla kalırsınız. Aslında her yaşta insan kendine yetmeli ve iyileştirmelidir. Yaşlı tecrübeleriyle uygulamaya döndüğümde yaşama daha farklı açıdan bakmayı öğreniyorum. Mesela gençliğimi boş işlerle harcadım demeyeceğim yaşlanınca! Binlerce tecrübenin uygulamasıyım ben. Dağınık sözlerin bir noktada toparlanmasıyım. Sonuçta insan sadece kendi tecrübesi ile yaşamada ilerleyemez.

Yaşlılık denilince en güzel örneği Tolstoy üzerinden veririm hep. 67’sinde bisiklet sürmeyi öğrenmesi ve ’hiçbir şey için geç değildir’ sözünün kulağımda yankılanması yaşamıma dair umut ışığı olması için yeterli sebep. Köşesine çekilmiş nasihatle dolu yaşlılarımız elbette ki kabulümüzdür. Onların tecrübelerini ihmal edemeyiz.

“Yürümenin Felsefesi” kitabında yaşayan ölü insanlara dönüşmek ruhumuza biraz yaşlandırıcı etki eklemek isterseniz şu sözlere kulak verin ve yaşamı bir kez daha nasıl yaşamamız gerektiğine dair sarsıcı etki ile kendinize geliniz: “Eğer yaldızlı kapı kolları olan çok büyük bir ev istiyorsanız ve hava durumunu ya da gökyüzünün rengini unutmanız gerekir. Böylece kimseye faydası dokunmayacak epey kâr elde edebilirsiniz.” Bu sözler şu yüzyılın en kısa özeti. Yaşayan ölülere dönüşmemizin en büyük nedeni. Kısacası bu çağ bizden gençliğimizi alıp yaşayan ölülere dönüştüren hevesleri içimize yerleştirip anı, kendini, hayatı yaşamayı unutturup göç ettirecek bir mekân olmaya evrilmiştir. Evrilmiş her şeye karşı olan isteğimiz bizleri bastonsuz ihtiyar ruhlu birer insanlara dönüştürdü çoktan. Heveslerin kurbanı olup koşan her genç bir gün uyandığında geç olmaması için kulak versin yaşlılara.

Hayat kendi tecrübelerimizle yaşanamayacak kadar kısa!

Bir yanıt yazın