• Veysel Taner Uçar

HAFTANIN YAZISI

Gıda Üretiminde Kendi Kendine Yeterli Ülke miyiz?

Türkiye, gıda üretiminde kendi kendine yeterli bir ülke midir?

Bu meşhur soru, onlarca yıldır sorula gelmiştir fakat güncelliğini ve önemini hiçbir zaman yitirmemiştir. Gıdadan söz açılmaya görsün; basının, sosyal medyanın, dost sohbetlerinin vazgeçilmez tartışmasıdır.

Peki, kendi kendine yeterliliğin ölçüsü nedir?

GÖZDEN KAÇMASIN

İnsan kendine samimiyetle sorsa neye sahip olmak isterdin diye, belki binlerce şey dökülür ağzından. Binlerce hayal geçer gözlerinin önünden. Peki sahip olacağı her şeyin gelirken gelin arabasının arkasına takılmış konserve kutuları gibi onlarca sorumluluk, neşe, acı, hüzün, görev, korku, yetersizlik duygusu, kıskançlık, bencillik  ve bunlar gibi daha bir çok  insani duyguyu da getireceğini bilse yine de ister mi?

Bazı insanlar yaşadıkları zamana yaşadıkları mekana değil, yaşamadıkları yere yaşamadıkları zamana aittirler. Hatta öyleleri vardır ki başka coğrafyaların başka çağların insanıdırlar. Kimi ilmi ile kimi sanatıyla kimi düşüncesiyle… Zekidirler, teknik buluşlar yapıp milletine hizmet edecek güce sahiptirler ama etraflarındaki umarsızlıkta kuvvetlerini yitirirler. Filozofturlar filozofluklarına erişecek zihinler yoktur. Ressamdırlar ama görecek basiret yoktur. Oysa varlıkları evrene sığmaz derinliktedir. Görünmezlikleri, bu derinliğin bilinmezliğinde, anlaşılamamışlığında yokluğa kayboluşun halidir.

Hayat; çok uzun ve çetrefilli bir yoldu. Her nefes alışımda canım yandığında, bunu daha iyi anlar oldum. Gecenin gündüze, gündüzün geceye karıştığı o uykusuz sabahların bitkinliğinde yol aldım. Ancak her düştüğümde tekrar kalkmam gerektiğini bana fısıldayan bir ses hep vardı. O ses güven veriyordu; ben de içimin en güvenilir yanına sığınıyordum. Yüreğim adeta El-Mü’min (emniyet ve güven veren) ismine sarılıyordu. Allah’ın isimlerinin ruhumuza işlendiğini öğrendiğimden beri, neye ihtiyacım varsa o kapıyı çalıyordum. Anahtarlar belliydi aslında; ne yazık ki açmaktan aciz olan bizleriz…

Cuma günü öğleden sonra… Otuz civarında yazar dostumuzla her hafta gerçekleştirdiğimiz kitap değerlendirme toplantısı için hazırlık yapıyorum. Önümüzdeki haftanın kitabı “Balkan Savaşlarını” anlatan bir roman. Baskı öncesindeki son değerlendirme çok önemli, bu yüzden bütün dikkatimi romana vermeye çalışıyorum fakat olmuyor. Birkaç sayfa okuduktan sonra dikkatim dağılıyor çünkü Balkan Faciası, yüreğimde hiç kapanmayacak bir yara… Hüznüm, dikkatime engel oluyor.

Kısa bir müddet de olsa konudan uzaklaşmak iyi gelecek… Kitabı bırakıp televizyonun kumandasını alıyorum. Maksadım, genellikle gün boyu açık tuttuğum ekonomi kanalından gelişmeleri takip etmek. İlk açılan kanal, çok seyredilen bir ulusal kanal… Tam değiştirmek için kumandanın düğmesine basacakken “gıda” konusunda konuştuklarını fark ediyorum.

Eskimiş Ankara Garı. Ve peronlarını yıkmışlar. Hayır Ciriş hayır, çocukluğumu yıktılar. Dedim ya aslında ilk değildi bu yıkılışlarım. O,senden sonra sırf sana benziyor diye çıkmaya başladığım kız arkadaşımla ilk buluşmada da yıkılmıştım. O bana sorduğu saçma soruya yerden yassı bir taş alıp, bir tarafına tükürüp, ıslak mı kurumu diye sorduğum zaman bana “çocuk musun” dediğinde de yıkılmıştı çocukluğum. Arkasını dönüp bir daha dönmemek üzere gitti. Üzülmedim. Çünkü ıslak geldi ve ben haklıydım. Ayrıca bu ilk terk edilişim değildi.

Hanifler Fetret döneminin müminleridir. Onlar asla şirke bulaşmazlar, putlar adına kesilen kurbanları yemezler, içki içmezler, zina etmezler. Tabi bu durum nübüvvet öncesi dir. Nübüvvetten önce olduğu için kendilerini hanif olarak görürler. Onlarda kendilerini Hz. İbrahim a.s.’a nisbet ediyorlar. Şimdi Kabe Mekke’de. Dolayısıyla hem hac için hem de ticaret için oraya inanılmaz derecede gidip gelenler var. Yahudiler geliyor kendilerini Hz. İbrahim’e nispet ediyor, hıristiyanlar geliyor kendilerini Hz. İbrahim’e nisbet ediyor, Sabiler geliyor kendilerini Hz. İbrahim’e nisbet ediyor, başka din mensupları geliyor kendilerini Hz. İbrahim’e nispat ediyor. Mekke’de böyle bir gündem var. Yani Hz. İbrahim a.s.’ın ismi ve ona ait olan hatıralar Mekke’de hiç gündemden düşmüyor. Mekki ayetlerin içerisinde çokça Hz. İbrahim’den bahsedilmesi birazda o zemin ile alakalıdır.

Yaşadığım coğrafyaya herkes hayran. Sen de hayransın. Sen de biliyorsun ve görmezden geldiğin çoğu zamanına şahidim. Benim için okul kutsaldı mesela. Okuldan öğrendiklerimi kendimce yeryüzünde uygulayacak, medeniyetin her safhasını karış karış bütün topraklara aktaracak, insanlar standart düzende yaşasın diye formüller üretecektim. Standart yaşamın var olmadığını gençlik evresinde öğrendim. Benim için pazarları çok kıymetli olurdu. Bir an önce piknik için hazırlık yapılmalı ve en önemlisi patenlerim her daim yanımda olmalıydı. Doğuda paten olsaydı belki çocuklar bombalardan kaçabilirdi demi sayın okur. Ben zemin kayganlığını patenimin durumuna göre hesaplar ona göre manevra yapardım. Onlarda yapabilselerdi, evet belki manevra ne bilselerdi binaların arkasına hızla saklanabilirler, köşe başlarında hızlarını ona göre ayarlayıp mermilerin gazabından kurtulabilirlerdi. 

İnsanın kendine bakması, karanlık bir odaya girip ışığı açmamak gibidir. Ne kadar beklersen bekle, gölgeler hep önce gelir. Ben de uzun zamandır o gölgelerle aynı masada oturuyorum. Sessizlik çay koyuyor, iç sesim sandalye çekiyor, ben ise ne tarafa bakacağımı bilemeden kendi içimde ağır ağır çözülüyorum.

Hiçbir kırılma bir anda olmuyormuş; bunu geç öğrendim.

İnsan önce küçük bir yalan söyler kendine “iyiyim”.

Adam yok..Makam çok!
Çok büyük bir boşluk var
Bir türlü zihin dolmuyor
‘Çare’ var ama boşlukta var

Düşünen çok deliren yok!
Çok büyük bir boşluk var
Şüphe soru sormuyor
‘Akıl’ var ama boşlukta var

Okuyan yok yazan çok!