İnsanın iç dünyası sırlı bir hazinedir. Çelişkilerin hengamesinde irade ortaya koyarak yol alır. Tutkuları ve cesareti ile bedel ödemeye razı olur. Tefekkür ederek farklılıkları tespit eder. Aklı ile düşüncenin zenginliğine kavuşur. Duygusuyla ömürlük hakikatleri hem gizler hem de taşır. Bir yanıyla yakıcı, bir yanıyla davetkârdır. Bir tarafı delilik, diğer tarafı zekâ ve akıldır. Kimi zaman da olur ateş çemberinin içinden geçer. Ne uğruna yandığını, neden o ateşe yürüdüğünü sorgular. Çünkü herkes ateşin ısısını ve görünümünü sever. Ancak az insan yanmaya razı olur.
Ateşin ikameti bazen dış mekanlardır bazen de içimiz. Yanan her şey ise temizlenen bir kimlik taşır. Fazlası yangın, azı tütsü bir duman, ortası dengedir. Aklıyla ve iradesiyle hak olanı seçemeyen ve dengeli bir duyguyla yolunu çizemeyen herkes, ateşle buluşmaya mahkumdur. Zira o vakit yanmak arınmanın ve dönüşümün sembolü haline gelir. İster bu dünya da ister öbür alemde…
Gerek duygusal gerek ruhsal yahut maddi anlamda olsun ateşle teması sever insanoğlu. Zira ısınmayan hiçbir şey hareket kazanamaz. Bu hakikat maddenin fizik kuralı değildir sadece. Kâfi miktarda ateşin seyri huzur verir insana. Aydınlatması güzel, görüntüsü romantiktir. Alazı hoştur. Ancak bir miktardan yukarısı babayiğitlik ister sıcağına yaklaşmak için. Ateşi göze alamayanlar ise pervanelik yapamaz. Çünkü pervane bilir ki, ışık varsa yanmak vardır, yanmak varsa vuslat. Yine bilir ki, vuslatın bedeli kül olmaktır. Pervane, ateşin etrafında dönerken korkmaz; çünkü onun için yanmak bir son değil, bir tamamlanıştır kanatlarını çırparken.
İnsanoğlu da böyle değil midir? Kimi bir sevda uğruna, kimi bir hayalin izinde, kimisi de bir ideolojinin yahut bir inancın peşinde yanıp gider. Bazen bir dünyalıktır düştüğü ateş, bazen bir güzelin gözleridir. Yahut bir manevi liderin gül cemalidir. Kimi zaman da ilahi bir sevdanın kor ateşidir yüreğini yakan. Bunların hepsinde ateşin sıcağına katlanmak vardır. Zira yanmadan hiçbir şeyin özüne ulaşılmaz.
Günümüzde kavramlar değişti. Yandığımız şeylerin adı da. Eskilerin söylediği, yaşadığı ve anlattığı aşkla şimdikiler aynı mı? Şimdiler de tutkunun ya da cinselliğin adı aşk oldu. İlginin adı sevgi. Beğenmenin adı giderli olmak. Mecnunluğun adı ise bağımlılık. Halbuki mesele kalbin yahut fizyolojinin bir şeye dokunma arzusu. Ona ulaşmak, onu hissetmek, onun içinde var olma isteği. Hem nimet gelsin hem de külfeti olmasın istiyor zamane insanı. Varlık bulayım, bir şeyler yaşayayım ama o duygumun ya da adını tarif edemediğim hislerimin içinde kaybolmayayım istiyor. Ateşin etrafında döneyim ama yüzümü yakmasın diyor. Böylesi, zannımca dünyanın kuralına terstir. İki nimet bir arada değildir, iki külfette! İnanan, hisseden ve seven her yürek ateşle yüzleşir, illaki derdi ile yanar. Sonunda ya kül olur ya da bu kavurucu sıcaklığın bereketiyle başka bir şeye dönüşür.
Günümüz insanı; yanmaktan korkan, kırılmamak için sevmeyen, üzülmemek için bağlanmayan, kaybetmemek için adım atmayan bir yapıda. Suni rollerin, yapmacık dilbazlıkların, ne aradığını bilmeyen acemiliklerin, bulduğu her ne ise mutsuz esaretlerin pençesindedir. Oysa, hayat ödetmediği bedelin nimetini size sunmaz. Yanmayı göze alamayan da gerçek kudreti tanıyamaz.
Çağlar değişse de kural bellidir; Yanmamak yaşamamaktır. Yanmadan yaklaşmak ise hiç mümkün değildir…
Yanmayan Pervanelik
