Her bir peygambere ayrı ayrı, binlerce kez selam yollayarak başlamak istiyorum. Selam olsun o hidayet elçilerine ki; gerçekten onlardan alacağımız çok ama çok mesajlar var. Zaten böyle olduğu için her biri ayrı ayrı Kur’an’ın konusu oldular. Eğer o peygamberler sadece tarihte yaşanmış ve sadece kavimleri ile alakadar olan hatıraların sahipleri olsalardı, inanın hiç birisi Kur’an’ın konusu olmazdı. Eğer bir şey Kur’an’a girmişse bu onun evrensel olduğunun işaretidir. Oradan sadece müminlere değil, kıyamete kadar gelecek olan tüm insanlığa mesajlar vereceğine dair de önemli bir bilgi birikimi taşımaktadır. Bizde her bir Peygamberi bu çerçeveden anlamak durumundayız.
Tabi öncelikle Hz. Nuh a.s.’a geçmeden önce o dönemlerde bilinen coğrafyada hangi medeniyetler var ve ne durumdalar bir bakmakta fayda var.
Bilim insanları arasında yaygın kabul gören görüşe göre tufan olayının, Erken Hanedanlar Dönemi’nin ilk yarısının sonlarına, diğer bir ifadeyle İkinci Erken Hanedanlar Dönemi’nin başlangıç evresine tarihlendiği düşünülmektedir. Söz konusu dönemde Sami topluluklarının Mezopotamya’da bulunduğu ve farklı toplumsal gruplarla birlikte yaşamaya uyum sağlama süreci içerisinde oldukları anlaşılmaktadır. Bu çerçevede tufan hadisesinin Sümer coğrafyasında meydana geldiği değerlendirilmektedir. Ayrıca Hz. Nuh’un tebliğ faaliyetinin de bu coğrafi bölgede gerçekleştiği kabul edilmektedir.
Sümer medeniyetinin başlangıçta tevhid inancı çerçevesinde şekillendiği, ancak zaman içerisinde inanç yapısının bozulmaya uğrayarak çoktanrıcı bir karakter kazandığı yönünde değerlendirmeler bulunmaktadır. Bu inançsal dönüşüm bağlamında Hz. Nuh’un söz konusu topluma peygamber olarak gönderildiği kabul edilmektedir. Bununla birlikte, kaynak anlatımlarına göre kavminin Hz. Nuh’un çağrısına olumlu karşılık vermediği aktarılmaktadır. Devamında meydana gelen tufan hadisesinin, Sümer medeniyeti açısından ciddi bir kırılma noktası oluşturduğu ifade edilmektedir.
Tufan sonrasında Hz. Nuh’un tebliğ faaliyetlerini hayatta kalan topluluklar üzerinde sürdürmüş olabileceği ve akabinde kendi bölgesine dönmüş olmasının muhtemel olduğu yönünde yorumlar mevcuttur. Tufanın süresine ilişkin Kur’an-ı Kerim’de açık bir zaman aralığı verilmemekte, bu konuda daha çok tahmine dayalı değerlendirmeler yapılmaktadır. Tevrat metinlerindeki tufan anlatılarının Mezopotamya kökenli Gılgamış Destanı ile benzerlik gösterdiği ve metinler arası etkileşim ihtimalinin bulunduğu da araştırmacılar tarafından dile getirilmektedir. (Bülent Şahin Erdeğer-Bilinmeyen Peygamberler S.104)
Bu bilgiye dayalı olarak ana hatlarıyla sümerlerin yaşadığı dönemde Hz. Nuh a.s.’a bakacak olursak ortaya şöyle bir şema çıkıyor:
- TEVHİT DÖNEMİ———MÖ 4000 – 3100
(Uruk /Ön Sümerler Dönemi)
- ŞİRK DÖNEMİ——————TUFAN MÖ 2650
(Erken Hanedan Dönemi)(Hz. Nuh a.s. Bu dönemde gönderilmiştir.)
- TUFAN SONRASI DÖNEM——-MÖ 2700 – 2350
(Tanrı Krallar ve Şirke Dönüş)
- AKAD İŞGALİ DÖNEMİ—————2350 – 2150
(Çivi Yazılı Kaynaklar)(Neo-Sümer(Ur III) 2150 – 2000)
(Bülent Şahin Erdeğer-Bilinmeyen Peygamberler S.107)
Hz. Adem a.s. beşerin ikinci babasıdır. O beşerin ikinci babası olarak bir çok şeyin ikinci kez ilk başlangıcını oluşturuyordu. İnsanlık ikinci kez ondan çoğaldı. Bu çoğalan insanlık ne yazık ki saptı ve korumaları gereken tevhit akidesini istenilen oranda koruyamadı. Bu tevhit akidesi bozulduğu için Allah tekrardan peygamberler gönderdi. Hz. İdris a.s. dan sonra başka peygamber var mıydı, yok muydu bunu bilemiyoruz. Ama Kur’an Hz Nuh a.s.’la konuyu devam ettirdi.
Hz Nuh a.s.’ın karşısında inkarı inada dönüştüren ve o inatla Hz Nuh a.s.’ın getirdiği mesajları kabul etmeyen azgın bir kavim vardı. Hz.Nuh a.s. kendisine inanan bir avuç insanı alarak gemiye bindi ve dalgalar arasında gemi selametle gitti. Geride kalanlar ise yok oldular. Hz Nuh a.s.’ın gemisi bir dağda karaya oturdu. Oradan yeniden bir hayat başladı. Böylelikle Hz. Nuh a.s. insanlığın ikinci atası ve ikinci babası oldu.
Al-i İmran Suresi’nin 33. ve 34. ayetlerinde Rabbimiz bir hakikati bizim nazarlarımıza veriyor :
—“Gerçekten Allah, Adem’i, Nuh’u, İbrahim soyunu ve İmran soyunu âlemler üzerine seçkin kıldı. Bir zürriyet olarak birbirinden gelmişlerdir. Allah her şeyi işitendir, bilendir.” (Al-i İmran Suresi 33. ve 34. Ayetler)
Dikkat edersek Ayet bize iki peygamber ve iki peygamber ailesi sayıyor. Hz Adem a.s., Hz Nuh a.s. ve İbrahim ailesi, İmran ailesi.
İmran ailesi olarak biz İbrahim ailesini biliyoruz. İsmailoğulları ve ishakoğulları diye iki koldan gelmişlerdir. Allah Resûlü s.a.v. de İsmailoğullarından gelmiştir. Yakup a.s. ve ben-i israil de İshakoğullarından gelmişlerdir. İmran ailesinin kim olduğu konusunda İki görüş var. Müfessirlerimizde bu konuda ikiye ayrılmışlardır:
• Bir görüşe göre İmran Hz Musa ile Hz Harun’un babasıdır. Dolayısıyla İmran Ailesi deyince aslında Musa a.s. ve Harun a.s. ki ikisi kardeştir ve Harun a.s. Musa a.s. dan büyüktür, onlardan gelen soy da budur.
• Diğer görüş ki o daha isabetli. Çünkü Kur’an’ın bütünlüğüne daha uygun. Al-i İmran suresinde kimlerden bahsediyor diye baktığınız zaman oradan Hz. Musa a.s. ve Hz. Harun a.s. Al-i İmran suresinde kim var : İmran var, anne var, onların kızı Meryem var, imran’ın torunu İsa var, imran’ın bacanağı Zekeriya var ve Zekeriya’nın oğlu Yahya var. Dolayısıyla İmran Han, Meryem, İsa, Zekeriya, Yahya ve oradan gelen o soyun devam ettiğini işaret ediyor.
Biz Hz Adem a.s.’ı konuşmaya başladığımızda insanlığın hem maddi hem manevi babası olarak konuşuyoruz. Hz. Nuh a.s.’ı konuştuğumuzda insanlığın kısmi olarak maddi genel itibariyle de manevi babasıdır diyebiliriz. Dolayısıyla İbrahim ailesi için de İmran Ailesi için de insanın manevi babası diyebiliriz.
Peki nedir manevi babalık: Bütün peygamberler ümmetlerinin aslında manevi babalarıdır. Burada biz Hz. Adem a.s. ile alakalı olan kısmı anladık zaten. Hz Nuh a.s.’a gelince. Biz İsra suresinin 3. Ayetinden bir şey öğreniyoruz. Orada cenab-ı Allah şöyle diyor:
—“Ey Nuh’la beraber gemiye taşıyarak kurtardığımız kimselerin soyundan olanlar! Doğrusu o çok şükredici bir kuldu.” (İsra Suresi 3. Ayet)
Demek ki Hz Nuh a.s. gemiye yalnız başına binmedi. Kendisi ile beraber iman edenler de vardı. Bu iman edenlerin sayıları muhtelif. Dolayısıyla nesil sadece Hz Nuh a.s. dan çoğalmadı. Onunla beraber olanlar da var. Hal böyle olunca Hz.Nuh a.s. kısmi olarak insanlığın babası oldu. Ama manevi babalığı devam ediyor. İbrahim Ailesi içinde manevi babalık, İmran Ailesi içinde manevi babalık. Dolayısıyla buradan bir şey öğrenmiş oluyoruz. Mesele sadece mezhep yada soy meselesi değil. Bütün mesele yol meselesidir. Aynı yolun yolcusu olma meselesidir. Zaten böyle anladığımız zaman, aslında peygamberlere iman eden müminlerin her ne kadar onlarla aynı soydan olmasalar bile o peygamberin manevi evlatları olduğunu da kavramış oluyoruz.
Ne Kur’an’da ne de hadislerde Hz Nuh a.s.’ın doğumuyla, çocukluğuyla, gençliği ile ve nübüvvet öncesindeki hayatı ile alakalı hiçbir bilgi yok. Genel anlamda Kur’an ve hadisler Hz Nuh a.s.’ı bize nübüvvet ile birlikte ki görevi ile anlatmaya başlıyorlar. Nübüvvet ile başlayan hayatı Kur’an’ın bize ifadesiyle 1000 – 50 = 950 şeklinde ifade ediyor. (onun da ne için olduğuna birazdan geleceğiz.) Direk 950 demiyor. O kadar uzun bir zaman süren o tebliğ, mücadele ve o mücadeledeki ısrar, istikamet üzere geçen o hayatın takdir edersiniz ki oldukça yoğun bir mesajı olmalı.
Nuh kelimesi bazı alimlerimize göre Arapça değil. Bazılarına göre İbranice, bazılarına göre başka dillerde. Ama Arapça kabul eden din alimlerimiz de var. Onlardan bir tanesi de Firuz Abadi dir. O şöyle bir anlam veriyor:
—“Nuh kelimesi Arapçadır. kökeni de neh dir. Anlamı da ağlamak, dövünmek, üzülmek, gözyaşı dökmektedir. Hz Nuh kavminin kendisine karşı inkar da direnmesinden dolayı çok üzülüp gözyaşı dökmesi, ailesinden inkârcıların olması ve o inkarcıların Hz Nuh’un yüreğini sızlatması onun inlemesine sebebiyet verdiği için bu isimle anılmıştır ve bu isimle bilinmiştir.”
Belki de başkaydı ismi ama netice itibariyle Nuh diye isimlendirilmesi böyle bir anlam taşıdığı için ondan kaynaklanmış olabilir deniyor.
Birde Hz. Nuh a.s.’ın soyuna bir bakalım :
ADEM—– ŞİT——ENUŞ——KAYNAN—–MEHLAİL——-YERD——İDRİS—–METTÜŞELAH——LAMEK——NUH(1)

İbn-i İshakın sire’sinde İbn-i Sa’d’ın tabakat’ında ve Belazuri’nin ensab-ul eşrab’ın da ve daha birçok kaynakta bize verilen soy silsilesi bu.
Dikkat ederseniz Hz. İdris a.s. dan itibaren saydığımız zaman Hz. İdris, Hz. Nuh’un dedesinin babası oluyor. Bu soy silsilesini İbni Sad tabakat’ında bize verirken şöyle de bir bilgi verir :
—“Adem ile Nuh arasında en az 10 asır vardı.”
Ebu Umame’den rivayet edildiğine göre bir adam şöyle demiş: “Ey Allah’ın Resulü, Adem bir peygamber miydi?” O da, “Evet, Allah onunla konuştu.” dedi. Adam, “Onunla Nuh arasında ne kadar (zaman) vardı?” diye sordu. O da, “On asır.” dedi. (2)
Eğer on asır varsa bu babalarının arasında, yani Adem ile Nuh arasındaki babalar arasında demek ki gözden kaçanlar var. Çünkü şu anda ki bu liste on asra karşılık gelmiyor. Aşağı yukarı zorlayarak 5 asra belki tekabül edebilir. O günkü ömürleri ve şartları dikkate aldığımız zaman bunu söyleyebiliyoruz. Yine tarihi bilgileri dikkate aldığımız zaman Hz. Nuh a.s ile Hz.İdris a.s. arasındaki sürecin biraz daha fazla olması gerekiyor.
Hz. Nuh a.s.’ın nasıl bir kavme gönderildiğine dair meseleyi irdelemeye başladığımızda şu bilgiyi görüyoruz : Hz. Nuh a.s. Hicaz’da peygamberlik görevini yerine getirdiğini biliyoruz. O Hicaz dediğimiz bölge de bugün Suudi Arabistan’ın aşağı yukarı tamamını kapsıyor. Hatta bir miktar Yemeni de içine alıyor. Bununla ilgili ihtilaflar var ama onlara şimdi hiç girmeye gerek yok.

Burada Hicaz yarımadasını görüyorsunuz. Mekke bu coğrafyanın Merkezi sayılıyor. Medine’de yine burada. Tebuk ve Eyke’yi bazıları Hicaz’a dahil ediyor, bazıları dahil etmiyor. Hz. İdris a.s. da bu bölgede peygamberliğini icra ediyor. Hz. Nuh a.s.’da bu bölgeye geliyor ve bu bölgede peygamberliğini icra ediyor.
Hz. Nuh a.s.’ın karşısında nasıl bir kabile var onun bilgisini biz Kur’an’dan öğreniyoruz. Kur’an Nuh suresinin 23’ü ayetinde bize bir bilgi veriyor.
—“ Dediler ki: “Sakın tanrılarınızı bırakmayın, ne Vedd’i, ne Suva’ı ve ne de Yeğus’u, Yeûk’u ve Nesr’i.” (Nuh Suresi 23. Ayet)
Hz. Nuh a.s. tebliğe başladığı zaman Hz. Nuh a.s.’ın getirdiği Tevhit akidesini kavmi kabul etmesin diye kavmin ileri gelenleri halka diyorlar ki :
—“Taptığınız İlahları sakın bırakmayın. Hele veddi, Suva’yı,Yağus’u, yeuk’u ve Nesr’i den asla vazgeçmeyin.”(3)
Beş tane put sayıyorlar ve diyorlar ki
—“Asla Nuh’un dediklerine inanmayın. Kendi ilahlarınız olarak taptığınız bu ilahlardan da yüz çevirmeyin.”
Şimdi bu beş tane isim ile ilgili iki ayrı görüş var :
1- Bunlar aslında beş tane insan. Hz. Adem a.s.’dan ve Hz. İdris a.s.’dan sonra yaşayan salih insanlardı. Belki de peygamberlerdi. (Biz bunu bilmiyoruz). Salih insanlardı ve insanlar onların Salih insanlar olarak yaşadıklarına dair hatıraları zihinlerinde tuttular. Nesillerden nesillere o insanların güzellikleri anlatıldı ve bir müddet sonra o insanlar unutulmasın diye o insanların birer timsali yapıldı. Ve artık insanlar o putların önünde onlara saygı göstermeye ve o putlardan bir şeyler medet ummaya başladılar.
2- Bizim alimlerimiz diyorlar ki: O sapma ve çok tanrıcılık dediğimiz Allah’la beraber başka putlara başka varlıklara inanma noktasındaki insandaki meyil şundan kaynaklanır. İnsan zihni olup biten bütün her şeyin idaresinin bir tek varlık da olabileceğini anlamıyor, anlamakta zorlanıyor. Şeytanda zaten bu fırsatı kolluyor. Böyle olunca idarenin tamamının tek bir otorite de toplanacağını anlayamadığı için ve zihnini de o noktada yoğunlaştıramadığı için bu sefer Tanrılar oluşturuyor. Tanrıya da eş oluyor, o tanrının çocukları oluyor. Aynen insan gibi üreme noktasında bir şeyler oluşuyor. (Niye İhlas suresinde o ifadeler var. Oradan anlayın.) Dolayısıyla Hz. Nuh a.s.’ın döneminde de bu 5 tane put Aslında yeryüzünün idaresini kendi arasında paylaşan 5 tane güç ve kuvvet sahibi sembol.
Mesela Veddi erkek savaşçı. Suva güzel kadın, Yağus Aslan, yeuk at ve Nesr kartal. Eski sapmış dinlere bakın, bunların hepsinin sembollerini göreceksiniz zaten. Özellikle bunların varlığına aitte işaretler de var. Onlar diyorlar ki :
—“Bu 5 tane sembol aslında gücü, idareyi, (v.b.) elinde tutmakta tek başına zorlanan bir varlığın bütün özellikleri birkaç varlığa paylaştırılmış.“
Mesela:
• Yaratma kimde ise yönetmede ondadır. Yaratma kimdeyse kanun koyma da ondadır.
• Yaratma kimde ise mutlak manada rızkı veren de odur.
• Yaratma kimde ise mutlak manada sevgi de o dur, emsal de sevilmemesi gereken de odur.
• Yaratma kimde ise mutlak manada korku noktasında asla başkasıyla kıyaslanmayacak şekilde korkulacak olan da odur.
• Yaratma kimdeyse beklenti noktasında Allah’tan bekler gibi bir başkasından beklemede yoktur. Sadece ve sadece o noktada ümit umut Allah’adır.
Yukarıda saydığım iki görüşten birincisinin daha çok kabul görmesi şundan kaynaklanıyor. Hatırlarsanız daha önce bahsetmiştim. Hicaz bölgesine ilk önce şekilsiz putlar yayıldı ve kabul gördü. Önceleri küçük küçük taşlardı. Sonra o taşlar büyüdü. Sonra bir adam Mekke’ye Hubel putunu getirdi. Kesik bir insan sureti vardı ondan. Önce Hicaz’da hep şekilsiz taşlar var ve insanlar o taşlara tapıyorlar. Kudsiyet atfediyorlar. Peki bu taşlar nereden çıktı ve nasıl yayıldı. Bunu araştırdığınız da şöyle bir bilgiye ulaşıyoruz: Tüccarlar Harem-i şerif’e geldi. Bir müddet sonra yolculuğu başka maksatlarla Hicaz’ın muhtelif yerlerine gidip gelmeye başlayınca
—“Kabe’yi özlüyoruz. Hiç değilse Kabe’nin taşlarından yanımızda götürelim.”
Diyerek çok masumane bir şeyle ceplerine taş koyup gittiler. Aradan yıllar geçti insanlarda
—“Ha Kabe’yi tavaf etmişiz ha Kabe’nin parçası olan bir taşı.”
Diyerek o taşın etrafında tavaf etmeye başladılar. Bu sefer dönüş yoluna girdiklerinde bölgenin insanları dediler ki
—“Ya siz zaten haremin yerlisisiniz. Şimdi gidiyorsunuz. Kabe ile buluşacaksınız. Hiç değilse o Kabe’nin hatırasını bize bırakın.”
Ve Hicaz’a geri dönenler taşları onlara bıraktılar. Aradan yine nesiller geçince bu durum öyle bir hale geldi ki, o Hicaz’dan getirilen şekilsiz taşlar putlara dönüştü ve çoğaldı. Bir müddet sonra insanlar şekilsiz putlara tapacağımıza şekillilere tapalım dediler. Bakın ne kadar masumane bir şey nihayetinde nereye vardırıyor insanı. İşte İslam onun için bu Tevhit konusunda inanılmaz derecede hassas davranıyor.
O günün insanları da “tamam Allah var ama bu da var” diyorlardı. Onların putlara dayanağı bu şekildeydi. İşte o gün Hz. Nuh a.s.’ın karşısındaki kitlede de bu vardı. Böyle olduğu içinde karşı çıktılar. Dediler ki :
—“Biz bu umutlarımız dan Asla ödün vermeyiz.”
Hz. Nuh a.s. böyle bir kavime gönderdi. Akidesi bozulmuş. Akideleri bozulduğu için de ahlakları bozulmuş, ahlakları bozulduğu için adalet anlayışları zedelenmiş, adalet anlayışları zedelendiği için sevgi konusunda aşırılık konusunda dengeleri sarsılmış bir kavim. (4) Bütün bu bozulmalar olduğu için, Allah için olması gereken sevgi, korku ve ümit duyguları Allah’ın dışında ve bazen onunla beraber başka şeyler için hisseilmeye başlanmış.
———————————————————————————————————————————–
KAYNAK :(1)Asım Köksal- Peygamberler Tarihi-C.1/S.87,(2)İbn Hibban’ın Sahih’inde, 14/69; ve el-Hakim’in, 2/262’sinde rivayet edilmiştir. Müslim’in şartlarına göre sahih olduğunu söyledi ve ez-Zehebi de ona katıldı. İbn Kesir, el-Bidaye ve’l-Nihaye’de (1/94) şunları söyledi: Bu (sahih), Müslim’in şartlarına göredir, ancak onu rivayet etmemiştir.(3)Asım Köksal- Peygamberler Tarihi-C.1/S.87)(4)Asım Köksal- Peygamberler Tarihi-C.1/S.87)
