Ey Ölüm! Ne yazılırsa yazılsın senin adına, senin üzerine, sana dair, hiçbiri senin kadar gerçek değil.
Sahte ve gerçek ölmüş insan bedenlerinin yüzleşmesi midir ölüm? Yok ona cenaze diyorlardı galiba. Sahi nedir Ölüm! Nedir tanımı? İnsanın hayatla olan bağının kesilmesi mi? Bedenindeki tüm azalarının durması mı? Kalbinin atmaması ya da ne bileyim nefesinin kesilmesi mi?
Fizyolojik tanımların çok ötesinde bir şey değil midir ölüm? Aslında bence ölüm; çevresindeki insanların onun varlığını artık hatırlamamasıdır. Bir yerde okumuştum “İsmini hatırlayan en son kişi öldüğünde hiç yaşamamış olacaksın” diyordu yazar. Sahiden de öyle.
Bir insan öldüğünde, onunla bir dünya da kapanıyor. O kişinin anıları, alışkanlıkları, ses tonu, bakışları… Hepsi bir anda sessizliğe gömülüyor. İşte bazen bu sessizlik, insanlar ölmeden başlar. Görmezden gelirler seni. Hiç yokmuşsun gibi. Duygularını, endişelerini, arzularını, hayallerini, hedeflerini yok sayarlar. Bir mezarın yanından geçerken sadece bir mermer görenler gibi. Mermerin altındaki şair miydi, aşık mıydı, katil miydi kim bilir. Kimsenin aklına gelmez.
Bazen yaşarken değer vermezler insanlar size. Zaman ayırmaz, dinlemezler. Öyle ya; İnsanların en büyük şikâyet ettiği şeylerden biri de birbirine karşı vefasızlıkları değil mi zaten. Yaratılıştan mıdır bilmem ama nedense yaşarken kendilerinden vakit ayırıp da zaman ayırmazlar insanlar birbirlerine? Nedense dinlemezler birbirlerini. Oysa öldükten sonra birdenbire hatırlanır kıymetli olur o kişi. Cenazeye gelenler, ağlayanlar, helallik isteyenler… Garip değil midir aynı insanlar, yaşarken onun yalnızlığına sessiz kalmış, kırıklarını görmezden gelmiş, yüklerini paylaşmamışlar ama cenazede kıymet kondurmuşlar. Ölüm, onların vicdanını rahatlatmak için bir fırsat mıdır acaba. “Helal et” derler, hal bu ki belki de helalliği hak edecek bir yaşam paylaşımı bile olmamıştır ölen kişi ile aralarında. Sahi; söyleyin bana insanların cenazelerde ağladıkları kimlerdir?
Tanıdığımız olsa bile ölen kişi, cenaze töreninde bir başka yabancılaşma yaşanır. Ölen kişinin adı artık anılmaz. Evet evet bir yerde okumuştum; bir anda hatta ilk olarak adı silinir ölenin. “Merhum” denir, “cenaze” denir, “nâaş” denir. Sanki o kişi önceden isimsizmiş ve bir birey değilmiş gibi, bir kimlik yoktu sanki. Tanıdığımız kişi olması şurada dursun, sanırsınız ki tabutun içinde yatan, bir zamanlar gülen, düşünen, seven bir insan değildi. Onun yerine soyut, nötr kelimeler vermemiz de bir tür unutma değil mi ya da bir tür kaçış. Belki de ölenin adını anmak, onunla yüzleşmeyi gerektiriyordur. Onunla yaşanmışlıkları hatırlamayı, belki de pişmanlıklarla yüzleşmeyi. Belki de bu yüzden cenazelerde ağlayışlarımız gidene değil de kendimizedir. Yani ölüm, herkesin kendi vicdanıyla yüzleştiği bir aynadır belki de.
O yüzden sevgili dostlar ölüm, sadece ölenin değil, geride kalanların da sınavıdır. Kiminin gerçekten yas tuttuğu, kiminin sadece görevini yerine getirdiği, kiminin gerçekten özlediği. Kiminin sadece bir geleneği uyguladığı bir sınav.
Tabutun başında değil, yaşarken verilen değerlerle ismimizin hatırlanması, ölüm soğukluğu barındıran vefasızlıklarımızın değil, yaşam sıcaklığı içeren muhabbetlerimizin hafızalara kazınması dualarımla…
Selametle.
