“ İnsanlığın başından günümüze kadar yaşanan hadisat göstermiştir ki toplumların ve devletlerin hayat ve kaderleri insanların hayat serüvenlerine benzer. İnsanın doğumundan ölümüne kadar yaşanan süreçler toplum ve devletler içinde geçerlidir. Bu nazariyeyi İbn Haldun’un devlet teorisinden biliyoruz lakin burada karşımıza çıkan nokta toplumun ve onu temsil eden devletin olumlu veya olumsuz manada değişimi tekamülü kendi elinde midir yoksa tesadüfi midir?
Tarihi hakikatler göstermiştir ki cemiyetin toplumun değişimi ekseriyet ve öncelikle kendi elindedir. Bu manada sosyolojik hakikatler ve bizatihi sosyoloji ilmi karşımıza çıkar. Sosyolojik değişime etki eden sebepler ve bu sebeplerin sonuçları tarih ilminin önemini ortaya çıkarmakla beraber genel-geçer bazı özelliklerde taşır. Genel olarak süreç şu şekilde işler. Cemiyetteki değişimin fikir ateşini evvela bir veya birkaç kişi yakar ilk kıvılcım zihinden zihine yayılır suyun kendine yol bulması gibi o fikir ve düşünce değişime açık zihinlerde yayılır güçlenir ve bu yeni düşünce, bir noktadan sonra yenilenemeyen eski fikir ve düşünceler karşısında galip gelir.Yeninin karşısında tutunamayan ‘ eski’ artık yaşayabilmek için kendini yeniye kapalı zihinlerde korumaya alır ve ilk başlangıç noktasına özüne aslına döner. Bu aslında yeni gelen fikrinde bir sonraki yeni karşısında yaşayacağı bir durumdur. Bu kaçınılmaz döngü yüzyıllar boyunca devam eder durur.
– Batı aleminin ortaçağ skolastik düşüncesinden kurtulup ilim bilim sanayi teknoloji eğitim kültür sanat velhasıl hayatı ve mukadderatı ilgilendiren her konuda inkişaf etmesi ve bu inkişafın neticesi olarak tüm dünyaya tahakküm etmesi, kökü İbn Rüşd’e kadar uzanan aydınlanma düşüncesiyle başlamış, değişim en başta din alanında kendini göstermiş kendisi de bir kilise papazı olan Martin Luther ilk ateşi yakmış, Wilhelm Leibniz, Rene Descartes , Immanuel Kant , Voltaire gibi fikir fedailerinin mücadelesi ile bu ateş yayılmış Fransız ihtilali ile ödenen bedeller ve birinci ikinci dünya savaşlarındaki acı tecrübelerin sonucunda bugünkü Batı medeniyeti ortaya çıkmıştır.
Başka bir ifadeyle Avrupa’da 16.yüzyılda başlayan özellikle pozitivizmin etkisiyle ‘kutsal’ın yerine aklın ön plana çıkmasının doğurduğu Rönesansın bir sonucu olarak sanayi inkılabının gerçekleşmesi bu inkılabın hümanizmle birleşerek 19’uncu yüzyılda teknolojik gelişmelerle desteklenmesi Batı’nın güçlenmesi ve çekim noktası olması sonucunu doğurmuştur.
– Batı kültür ve medeniyetinin Osmanlı İslam toplumuna etkileri özellikle Tanzimat Fermanının yayınlanmasından sonra iyice artmış Osmanlı devlet aklı devletin güçsüzleşmesini önlemek adına çareyi Batıdan ilim ve fen adamları getirtmek ve akabinde Batı’ya talebe göndermekte bulmuş lakin gidenler gittikleri gibi dönmedikleri için beklenen kalkınma gerçekleşmemiştir. Özellikle 17’inci yüzyıldan sonra güç dengesinin Doğu’nun aleyhine dönmeye başlaması değişim sürecini iyice hızlandırmış Osmanlı devlet aklı bu değişime ayak uydurabilmek için pek çok tedbir almaya çalışmış olsa da sanayi devriminin kaçırılmış olması bu tedbirattan beklenen olumlu sonuçları doğuramamış ve 20’inci yüzyılın başında devlet çökme noktasına gelmiştir.
” Eski hal artık muhal ya yeni hal ya izmihlal “
– Devleti Aliye-i Osmaniye’nin tarih sahnesinde yerini almasından sonra yeni devleti inşa eden kadronun devletin çökmesinin sebebinin din faktöründen kaynaklı olduğunu düşünmeleri, Batı’nın her sahada üstünlüğünün sekülerleşme yani dinden uzaklaşma sebebiyle olduğu fikrinde olmaları, “Din terakkiye manidir “ inancıyla eskiye ait ne var ise ortadan kaldırıp yerine Batı’dan gelen yeniyi koymayı ideal edindiklerinden dolayı milli kültür ve tarihimizden kopmalar olmuş bu da eski ile yeni arasında toplumsal doku uyuşmazlığı çatışma ve gerilim husule getirmiş bunun sonucu olarak ta onarılması güç fikri travmalar ve kültürel arızalar meydana gelmiştir. Artık muasır medeniyet adına eskiye düşmanlık devri başlamış kimliği doğulu ruhu batılı yeni bir toplum meydana getirilmek istenmiştir.
Bunun yanında Osmanlı toplumunun özellikle tanzimattan sonra maruz kaldığı ve hatta tümüyle islam coğrafyasının günümüzde maruz kalmaya devam ettiği Batı emperyalizminin fikri planda kurtuluş reçetesi olarak sunulması tamiri uzun yıllar sürecek derin yaralar açmış, 20’inci yüzyılın ikinci yarısından itibaren değişen ve dönüşen dünyadaki demokratikleşme çabalarına kayıtsız kalınamayacağından kısmen ve zımnen bu yaralar kapatılmaya çalışılmıştır.
Meramımız odur ki, sebep bilinmeden sonucu bilmek hakikatin görülmesi ve bilinmesinde yeterli olmayacağından Osmanlı son dönemi ve yakın tarihimizi ele alırken sosyolojik gerçekleri göz önünde bulundurmak, tarihi kişilikleri, kayda geçmiş vakaları ve ulaşılabilmiş açık-kapalı vesikaları, sosyal yapıyı, toplum psikoljisini, tarihin yapıcısı olan siyasi erk’in bilinçaltını bilerek tahlil etmek, kökü mazide olan âtiye şaşmaz doğrular bırakabilmektir ”
