Sevmeyi Bilmek

You are currently viewing Sevmeyi Bilmek


Sevmeyi bilen insan, sadece bir kalbi değil bir dünyayı onarabileceğini de bilir. Çünkü sevgi dediğimiz şey, dudaktaki hafif bir kelime değildir. Emek, cesaret, bedel, vefa ve sadakat ister. Kaçtıkça büyüyen, ertelendikçe ve ihmal edildikçe çürüyen bir sorumluluktur o…
Sevilmeyi ve sevebilmeyi gerçekten öğrenebilseydi yahut gerçek sevginin nasıl bir şey olduğunu bilebilseydi insan keşke. Korkak olmadan duygulanabilseydi ve sevmekten kaçmak yerine üzerine gidebilseydi. Ne bu kadar yalnız olurdu şehirler, ne de bu kadar gürültülü olurdu içimizdeki boşluk. Bu güzel duygularla insanda kurtulurdu, toplumda.
Elbette ölçüsüz, ham, savruk, doğru tanıma uymayan ve kontrolsüz bir duygudan değil; işlenmiş, terbiye edilmiş, emek verilmiş, anlaşılmış kaliteli bir duygudan söz ediyorum. İşte tam da burada karşımıza duygu işçiliği çıkıyor. Çünkü duygular kendiliğinden iyi hale gelmez. Tıpkı toprak gibidirler. Sürülmezse çoraklaşır, emek verilmezse diken üretirler. Gidilmezse körelen ve kapanan yollara benzer. Vaktinde manevi bir büyüğümün bana ifade ettiği gibi; “Kalp, çocuğun alfabe öğrenmesi gibidir. Nasıl ki, o alfabeyi tekrar etmez unutur, insan da sevmeyi ve sevdiğini anmayı bırakırsa körelir ve unutur.” demişti. Üzerine gidilmeyen sevme ve sevilme duyguları; ya çarpık bir duygusallık elinde yahut da ne istediğini bilmeyenlerin dilinde heba olur. İlgiyi sevgi zanneden açlar elinde iğdiş edilir. Zamanla yaşanan kırgınlıklarla hayatın herhangi bir evreninde sevgisizliğe uğramışlar tarafından ziyan edilir.
Sevme ve sevilme duyguları bugün çoğunlukla “duygusal” olduğunu iddia edenlerin dilinde ve tekelindedir. Oysa her yüksek sesle ağlayan, en küçük bir olumsuzlukta kolayca kırılan, her an tepki veren insan duygulu değildir. Çoğu zaman bu, duygunun değil, duygusuzluğun gürültüsüdür. Gerçek duygu sessiz çalışır; sabırla, istikrarla, incelikle, fedakarlıkla ve sadakatle yolculuğunu sürdürür. İçinde merhamet, utanma, vefa ve istikrar barındırır.
Sevgi işçisi dediğimiz insan, hislerini pazarlamaz, onları vitrine koymaz. İçinde yoğurur, arındırır, zamanla olgunlaştırır. Sadece sevilmeyi ve menfaatlerini istemez. Sevmesini de bilir. Her gün televizyon ekranlarında, sosyal medyada, sokakta, iş yerinde, hatta aile sofralarında bu eksikliğin yankılarını duyup görüyoruz. İnsanların birbirine nasıl baktığına, nasıl konuştuğuna, nasıl sustuğuna bakmak yeterlidir. Duygunun çekildiği yerde kabalık başlar. Aynı kitabı okumak gibi tekrar aynı hatalara düşmekle ve kendi zayıflığını tekrar eden bir yalamalık ile sonuçlanır. Merhametin terk ettiği alana ise hoyratlık yerleşir. Ettiğini bulur, ektiğini biçer insan…
Yeterince sevilmemiş, sevmeyi öğrenememiş bir kimse nereden bilsin neyin sevgi neyin ilgi olduğunu. Nereden bilsin gerçek sevginin ve aşkın cinsellikten çok ötede değerli bir hissediş olduğunu? Oysa sevgiyi teslimiyetle yahut ihtiyaçla değil, sorumlulukla birlikte düşünen bir duruş ne kadar kıymetlidir. Zira sevmekten korkan birey veya toplum, adaletten de korkar. Çünkü sevgi, insanı sorumlu kılar. Başkasının acısını, derdini, ihtiyacını, moralini veya neşesini sahiplenmek, konforu bozar. Bu yüzden çoğu insan sevgiden kaçar. Sevme ihtimaline mesafe koyar, duvar örer. Durmadan değişiklik peşinde koşar. “Ben böyleyim.” diyerek de kabalığını meşrulaştırır.
Halbuki değişmekten korkmak, sevgisizliğin kibarlığa giydirilmiş maskesidir. Sevgi olmadan hayat mekanikleşirken insan da makineleşir. Vicdan ve vefa olmadan da her türlü çaba anlamsızlaşarak insanın içini öldürür, tatminsizlik kaçınılmaz olur.
Kurtuluş, korkmadan sevmeyi denemekte. Hakiki sevmeyi bilmekte. Basitleşmeden sevgiyi; emekle, vicdanla ve merhametle hak etmektedir.

Bir yanıt yazın