Aidiyet insanın tabiatında var olan bir duygu. Etrafımıza şöyle bir baktığımızda her kesim ve kademeden insanın kendisini bir yerlere ait hissettiğini görürüz. Tabi ki bu ait oluşla da gurur duyduklarını. Kimi zaman meslek aidiyeti ön plana çıkarken, kimisinde spor aidiyeti, bazen de memleket aidiyeti ön plandadır insanların ifadelerinde.
Evet, insan kendini bir yere ait hissetmediği zaman kökleriyle arasında bir kopukluk hisseder. Bu yüzden de memleket aidiyeti son derece önemsenir. Bu duygu, sadece memleket sevgisinden de kaynaklanmaz. Genellikle de tarihi değerlerine ve geçmişine bağlı, geleneksel yaşamı sürdüren, adet ve göreneklerinden vazgeçemeyen yapılarda bu güzelim duygunun daha da güçlü olduğunu görürüz.
Özellikle de yöremizden büyük şehirlere yaşanan göçlerin geride bıraktığı özlemler, aidiyet duygusunu daha da bir derinleştirmektedir. İnsanlar yurdunda yaşarken kanıksamış bir duruş içinde olduklarından memleketlerinin kıymetini pek de anlayamıyorlar. Ancak yerinden yurdundan uzaklaştığında pek bir dokunaklı oluyor sıla özlemi. İnsanın bu özlem ve hasret duygusu, ait olduğu köklerine bağlılık açısından hiç şüphesiz besleyici bir unsur. Gurbetle memleketi arasında mekik dokurken âdemoğlu, yaban ellerde kendisini güçlü tutan önemli bir destekleyici olarak karşımıza çıkar aidiyet duygusu da. Bu güzel duygunun kıymeti bilinmediğinde ise; tıpkı kökünden kopartılan ağaçlar nasıl kuruyorsa, köklerinden kopartılan insanlarda aidiyet açısından öylece kopup gitmiyorlar mı? O nedenle fertlerin kimliklerini koruyabilmesi ve ayakta kalabilmesi için aidiyet duygusu, sımsıkı sarılmayı gerektirecek bir hüviyettedir…
Nitekim değerler aşınmasının zirveye taşındığı şu günlerde, memleketimizin kıymetini bilmenin ve değerlerimize sahip çıkmanın önemi, kat be kat ve gün gibi ortada değil midir?
Memleketler bir yandan göç vermişliğin kıskacında kıvranırken, diğer yandan da memleket insanı gittikleri yerlerde kendilerini misafir gibi gördüler. Bu ikilem ciddi aidiyet krizlerine yol açtı! Sonuçta yabancı olan bir kültür ve kentleşmeye boyun eğmek durumunda kaldılar. Baba ocağı olan memleketinin türküsünü söylerken, bir lokma ekmek derdi nice hallere düşürmedi mi insanlarımızı?
Ev araba sahibi olanlar oldu, maddi ve manevi imkânlarla da buluştular. Lakin yüreklerde hep bir şeyler eksik kalmadı mı? Ne dönmek mümkün oldu memleketlere ne de kalmak yetebildi oralarda!
Evet, gelinen noktada gurbetle memleket, sıla ile ekmek iç içe girdi. Doğduğu yerle, doyduğu yer arasında sıkışıp kaldı duygular. Yutkunurken adeta bir yumru gibi oturdu midelere…
Ne diyelim?
Ekmek derdi, ana kucağı, baba ocağı iç içe geçmiş duyguların harmanyeri. Ait olmak ise bir duygu ve emek meselesi. Kan bağı kadar gönül bağı da gerektiren bir hakikati içinde taşır. Seçerek kurulan bağlar, çoğu zaman doğuştan gelenlerden daha sahici olabildiği gibi boyanın tutmadığı duvar gibi de sırıtabilmektedir. Bu yüzden onu görünürlükle karıştırmamak lazımdır…
Aidiyet, insanın kendi içine döndüğünde olduğu yerden kaçmak istememesi halidir vesselam.
