Yaratılışta bahşedilen fıtratın dışına çıkılmaya en müsait alan hiç şüphesiz yeryüzüdür! İnsanoğlu doğduğunda ne öğretilir ve nasıl ahlaki yapılar yüklenirse o yönde ilerler ve ilerlerken de bunları göstermekten, aktarmaktan geri durmaz. Bahşedilen aklın görevi doğru olan bir ve tek gerçeği arayıp bu yönde güzelleşmekken; herkes aynı yolda ilerlemez, ya geç ulaşır ya da yolu buraya hiç düşmez. Neden sonra ruhundaki karmaşıklık onu uyuşturmak adına durmadan yürümeye ya da düşünmeden konuşmaya/yaşamaya iter. Çünkü düşündükçe hissedeceği şeyler yaşamını tatsız yapmaya yetecek güçtedir. Televizyon, internet ve bir tık ya da tuş ile ulaşılacak her şey hayâ yönünden bizi zayıflatıp boşluğa ittiğinden bihaber dümdüz yaşadığımız ve sorgulama, algılama, karşı çıkma gibi yetilerimizi bir tık uğruna karşılıksız sunduğumuz gerçeğine yine bu gerçeğe karşı koymaya çalıştığımızda daha önceleri nasıl yaşam sürdüğümüzü unuttuğumuz için geri adım atıyoruz. Korkmamız gereken tek bir ilah varken ve böylede kalması gerekirken, bu korkuya internetsiz kalmayı da ekleyip sıralamada ilke bile koyuyoruz. İnsanoğlunun olmazsa olmazlarından biri edep, bir diğeri ve belki de en önemlisi hayâdır. Ailede kazandığımız güzel özellikleri dışarıda yitirmemizin tek sebebi var o da aşinalaşan gözler ve aklımız! Bu yüzden benliğini yitirmek istemeyen ve tabiri caizse saf kalmayı yeğleyen insanlara aşinalaşan beynimizle ‘yobaz’ yaftasını söylemekten geri durmuyoruz. Çağa ayak uydurma yarışında sonumuz cehennem çukuru olmadan dur demek mi gerek, yoksa evden dışarı çıkmadan ömür sürmek mi, bilmiyorum! Hayâ, insanın içyapısını, oradaki Allah sevgisini, huzur derecesini ve belki de dünyayı geçici görmenin gerçekliğini yansıtabilecek etkendir. İnsanoğlu sorumlu olduğu aklından, sorumlu olduğu ruhundan, bedeninden yaratıcının istediği şeylerin dışına çıkarak hareket ettiğinde eksik kaldığını hissettiği kalbinin yakınışını yapmaya başlıyor.
Tam olarak nerede okuduğumu hatırlamamakla birlikte hayânın yok oluşuna yönelik ruhsal sıkıntının insandaki boşluklarını anımsadım. Eski toprakların ağzından “stres, sıkılmak, bıkmak” gibi kelimeler duyulmazken, yeni jenerasyonun dilinden düşürmediği ve birçoğunun yolunun psikologlardan gelmediği çağda hayâ adına ne kadar eksiklik hissi varsa yine o eksikliğin oluşturduğu problemler şuan ve daha sonraları tekrarlanacaktır psikolog kapılarında.
Önce gözümüz alıştı alışmaması gerekenlere, sonra beyin ve akabinde kalp. Kalp fıtratına eklenen ilahi gücün inancı ve güzelliği bulundurduğundan bu duruma alışması biraz zor olsa da aslında özünü yitirmeye adım adım ilerliyor. Doğa bile var olan düzende değişimi kaldıramıyorken, Allah’ı anan kalp ve akıl yüklü insan elbette ufak bir değişimle içsel yıkımlara uğrayacaktır.
İnsan fıtratının bekçisi olmalıdır. Umursamaz olup ve olmaması gereken her durumu doğal ve normal karşılarsa hayâsızlık kaçınılmaz olur. Yaşamı ölünce bitecek olarak düşünenler dünyayı tutunacak yer ve keyif alanından ibaret görürler. Oysaki ahiret ile başlayacak gerçek yaşamın fragmanın da bile hayâya dair herhangi bir belirti bile göstermiyorlar. Nerede yitirdik bilmiyorum ama bulanlar büyük ödülle mükâfatlandırılacağı bir gerçek.
Zamanla ya da zamansız yitirilen her şey kalpte büyük bir etki yaratır. Sıklıkla dilimizden düşürmediğimiz stres kelimesiyle mutlu hayatımızı bile göremeyecek kadar körleşmemiz, izinsiz alana girmiş sebeplerin yaşamımıza zarar veren etkisindendir.
İnsanlık vasıfları ile ilerlenemeyecek bir dünya olsa bile yeryüzü, sen yine de dik dur ve yaratıcıdan korkarak yaşa. Her şeyden önce hayâ et!
AŞİNALAŞAN ZİHİNLER
