Duyarsızlık

You are currently viewing Duyarsızlık

Bir toplumun en büyük yarası, çoğu zaman kanayan değil, görünmeyen yarasıdır: duyarsızlık. Hepimizin şikâyet ettiği ama hepimizin içerisinde bir parçasını barındıran. Çığlık atan bir çocuğun sesini duymayan kulaklarda, sokakta düşen bir yaşlıya uzanmayan ellerde, doğayı hoyratça tüketen gözlerde kendini gösterir duyarsızlık. Sessizliğiyle büyür, fark edilmeden hayatımıza sızar. Bir bakmışız ki şikâyet ettiğimiz şeyin kendisi olmuşuz.

Etrafımıza bir bakalım dostlar. Telefondan kafamızı kaldırıp bakalım ve görelim şehirlerimizde kalabalıklar birbirine değmeden nasılda akıp gidiyor. Metroda yanımızda bayılan birine bakıp telefon ekranına dönmek… Komşumuzun derdini bilmeden yıllar geçirmek… Sosyal medyada bir felaketi “like” ile geçiştirmek… bakın etrafınıza bunlardan kaçı sizin etrafınızda. Bunların hepsi modern zamanın duyarsızlıkları değil mi? Peki biz, bu vurdumduymazlığın neresindeyiz?

Duyarsızlık yaşadığımız topluma ihanettir bence. Dün sizi eve götüren otobüs şoförünü, sırf dün telefondan başınızı kaldırıp bakmadığınızdan, göz göze gelip gülümsemediğimizden ve işte bu gibi nedenle yüzünü hatırlayamadınız diye bugün yerde gördüğünüzde kaldırmamanız ihanet değil mi? Ayrıca bence duyarsızlık sadece başkasına değil, kendimize de ihanettir. Çünkü başkasının acısına kulak tıkadığımızda, kendi insanlığımızı da eksiltiriz. Empati, insan olmanın en temel harcı değil miydi?

Peki nasıl yapmalı nasıl etmeli de kurtulmalı bu duyarsızlık zehrinden. Nasıl bir panzehir atar bunu hem bireysel hem de toplumsal bedenlerden.

Duyarsızlığın panzehiri büyük sözler değil, küçük ama anlamlı hareketlerdir: bir tebessüm, bir selam, bir yardım eli. Büyük değişimler çoğu zaman bu küçük jestlerle başlar. İnsanlığın yeniden inşası, duyarlılığın gündelik hayatımıza sızmasıyla mümkündür. Sen en son ne zaman bir yabancıya gülümsedin?

Belki de en çok hatırlamamız gereken şey şu: Sessiz kalmak da bir seçimdir. Ve her seçim, geleceğin taşlarını döşer. Biz hangi taşları koyuyoruz? Duyarsızlığın soğuk duvarlarını mı, yoksa duyarlılığın sıcak yollarını mı?

“Komşunun açlığına duyarsız kalan, kendi gönlünü de aç bırakır. Çünkü gönül, başkasının derdiyle doyurulur.” der Yunus Emre.

Ruhumuzun açlığının; başkalarının dertleriyle dertlenmekle, başkalarına tebessümlerle selam vermeyle, ana-babalarımıza edeceğimiz bir telefon ya da kazaya sebebiyet verebilecek bir taşı kenara koymak basitliğinde doyacağını unuttuk sanki.

Bugün apartmanlarımızda, iş yerlerimizde, sokaklarımızda aynı imtihanla karşı karşıyayız. Bir çocuğun açlığına, bir yaşlının yalnızlığına, bir doğanın çığlığına kulak tıkadığımızda, aslında kendi insanlığımızı eksiltiyoruz.

Bugünden tezi yok başlayalım. Çünkü yarın dediğimiz şey, çoğu zaman hiç gelmez. Bir tebessümü ertelediğimizde, bir selamı sakladığımızda, bir yardım elini geri çektiğimizde aslında kendi insanlığımızı erteliyoruz. Ve daha iyi olmuyoruz emin olun.

Daha duyarlı güzel günlerde görüşmek ümidiyle.

Selametle

Bir yanıt yazın