Sınırsız bir boşluktur bazen. Karanlık bir sığınak kimisinde. Rengârenk bir aldatmacadır çoğunlukla da. Başını her kaldırdığında buluştuğun uçsuz bucaksız bir mekân. Bulutların ötesi. Dinginlik armağan eden mavilik atlası. Denizi andıran hırçınlığın aksedişi. Nelerimize şahit olmaz ki? Büyük bir göz gibi yukarıdan izler bizi. Çocukluğumuza, yaramazlığımıza tanıktır. Hırslarımıza ve kavgalarımıza şahit, anlamlı anlamsız yaşayışlarımıza da. İyilik ve kötülüklerin izleyicisi bir müşahit gibi o devasa boşluk.
Gökyüzüdür tabi ki, bakıldıkça büyüyen ve kendi bilinmezliğine davet eden. Hiçlik yolculuğumuzun nefesi. İçimizdeki boşluğun yansıması. Yerde tekebbür ile dolaşan insanın boy aynası gibidir. ‘O kadar da büyüklenme, kaldır başını bir bana bak!’ diye ihtar ediyor sanki. Bazen umut verir insana; bazen korkuları büyütür. Duyguların aynası gibidir. Göğe baktığında ne hissediyorsan, yüzüne akseden de o dur. Evet, gökyüzü sadece bir kubbe değil. İnsanlığın geçmişi, bugünü ve geleceği belki de. Anılar ve hayallerle dolu bir sandık. Herkesin içinde kendinden bir şey bulduğu, her baktığında farklı yüzünü gösteren bir dost gibi. O engin şemsiyesi altında oturup düşünebilmek bazen en büyük lüksümüz oluyor. İyi bir sırdaş aynı zamanda. Her şeyimizi görüyor da bizi hiç ifşa etmiyor kimseciklere…
O pamuksu beyazlık, hatalarımız için masum bir örtü mü yoksa aldatıcı bir zarafet midir? Bir görünüp bir kaybolan, gölgesiyle insanı kandıran, havası ile bizi barındıran bir dokunulmazlık sanki. Ardından fırtınalar savurup her şeyi darmadağın eden büyülü bir kılık değiştirici…
Yüce Rabbimiz, kitabında buyurmuş: “Allah, gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Şüphesiz inananlar için bunda ibret vardır.” (Ankebut, 44) İnsan bu hakikatin neresinde? Kalbimiz böylesine bir gerçeğe değiyor mu azıcık? İşte göklerin hakikati! Her şeyden önce burası Allah’ın bir ayetidir. İnsanın en çok kendine dönüp bakmasına vesile olacak bir işaret. Gökyüzüne bakıp bakıp iç geçirmeliyiz. “Ben neyim? Hangi çizgide yaşıyorum şu dünyada?” sorusuna cevap ararken…
Başımızı gökten yere eğdiğimizde dünyanın ışıltıları değiyor gözümüze. Hemen unutuyoruz gökleri. Ta ki, bir vesile çıkıp kendisini tekrar hatırlatıncaya kadar. Şimşek niçin çakıyor? Her şimşek, bir uyarıdır anlayana. Gök neden gürlüyor? Her gök gürültüsü, haşyetin tercümanı değil mi tüylerimizi diken diken eden. Dolu neden yağıyor? ‘Acaba bize bir hatırlatma mı yapıyor?’ demeden geçemiyorum.
Gök kubbe neleri neleri misafir ediyor sinesinde. Rüzgârı, bulutları, yer yüzünün fotoğraflarını. Bulutlar, perde perde inen rahmet sanki. Yağmur kurak iklimlere cennet. Düşündüm de bir damlası dahi toprağa düşerken semanın hangi katlarına uğruyor. Hangi evrelerinden geçiyor. O bir damlanın hikayesi, buluttan düşünce kaybolmuyor ki toprağına çarpıncaya kadar. Sizin de hasret dolu yüreğinize rahmet düşsün. Ayıplarınızı bulutlar örtsün. Sevdikleriniz cennetiniz olsun. Ne saf ne temizler. Peki biz bunlara layık olacak neler yaptık? Hangi iyiliğin ikramıdır bize sunulan bunca güzellik. Biz hak ettik diye mi yoksa lütfu kereminden mi!
Farkında olabilmek feraseti diliyorum.
Gökyüzü Aynasından…
