Gölge Dili

You are currently viewing Gölge Dili

Bir insanın kim olduğunu anlamak için onun kelimelerine değil, gölgesine bakmak gerekir. Çünkü kelimeler cilalanabilir; gölgelerse istemsizdir. Neysen onun gölgesi düşer yere. Eğer ışık adilse eşit aydınlatır ve tüm cürümlerin gölgesini olduğu gibi serer yere. Işık adildir hep ama maalesef insan değil. O yüzden herkesin bir rolü, bir maskesi, bir ezberi vardır şu hayatta. İşte bu yüzden çoğu zaman perde arkasında yaşananlar, yüzümüze söylenenlerden daha çok şey anlatır. Nasıl mı? Yüzünüze gülümsediği hâlde, içten içe ve hatta başka ortamlarda sizi küçümseyen biriyle karşılaşmadınız mı hiç? Ya da sizi yücelten cümlelerin ardından, davranışlarıyla sizi yok sayan birine denk gelmediniz mi? Sanırım hepimizin vardır böyle tecrübeleri. Ve işte o anlarda anlarsınız: İnsanlar söyledikleriyle değil, size hissettirdikleriyle var olurlar. Hafızalarımıza kazınan asıl bilgi ve samimiyet, hissettiklerimiz değil midir zaten?

Tamam. İnsan, doğası gereği kendini korumak ister. Bazen bu egoyu anlamaya çalışıyorum. Hatta ne yalan söyleyeyim bazen hak da veriyorum. Bu yüzden farklı sebeplerle insanlar çoğu zaman gerçek kimliğini saklar. Kimi zaman kibarlıkla, kimi zaman suskunlukla, kimi zaman da aşırı açıklıkla… Fakat zaman, maskeleri düşürmekte ustadır. Birlikte geçirilen günler, paylaşılan kötü anılar, sessiz kalınan anlar… Hepsi birer şahitlik nişanesi gibi hayatlarımızda iz bırakır. Yüzümüzdeki bir bıçak kesiği gibi olan o izler, bir insanın gerçek kimliğini ele verir günü geldiğinde. Her aynaya baktığında görmekten kaçamayacağın gibi. Öyle ya ne de olsa kimlik — ya da belki de kişilik — başkalarının hayatında anlatılan değil, yaşatılan bir şeydir. Yıllar sonra, anlattıkların değil, yaşattıkların kalır akıllarda. Ve yaşadıkların…

Ama ne gariptir ki, çağımızda insanlar kendilerini anlatma sanatında ustalaşmışken, yaşatma sorumluluğundan kaçıyorlar. Göz göze geldiğinizde içi boş bir nezaketle karşılaşıyorsunuz. Sözler süslü, davranışlar ise yavan. Riyakârlık, artık bir sosyal beceri gibi öğretiliyor. Samimiyet ise, kırılganlıkla bazen de hadsizlik ya da belki acizlikle karıştırılıp dışlanıyor. İnsanlar, içten olmayı zayıflık sanıyor; dürüstlüğü ise stratejik bir hata. Oysa en büyük zararı, bu sahte yakınlıklar veriyor. Çünkü riyakâr bir tebessüm, en keskin hançerden daha derin iz bırakır suratlarda.

Sosyal yaşantımızda, bir dostlukta, bir iş ilişkisinde, hatta bir aile bağında hayatın hangi aşamasında olursak olalım diyalog halindeyiz insanlarla. İşte bu diyaloglarda insanlar kendilerini anlatırken bir hikâye kurarlar. Bu hikâyede isterlerse kahraman da kendileridir, mağdur da. Ama yaşattıkları, bu hikâyenin dış sesi gibidir. Akıllarda kalan. Hatırlamak yani duymak isteyeceğimiz ve belki de istemeyeceğimiz. O dış ses bazen bir ihmal olur, bazen bir küçümseme, bazen de bir sessizlik. Ve siz, o sessizlikte onların gerçek sesini duyarsınız.

Velhasıl dostlar; insanlar kendilerini anlatırken bir vitrin kuruyorlar. O vitrinde başarılar, erdemler, duyarlılıklar sergileniyor. Ama vitrinin arkasında ne var? İhmal edilmiş dostluklar mı, görmezden gelinen acılar mı, çıkar uğruna terk edilen ilkeler mi?

Unutmayalım ki; o vitrinin arkasında kalanlarla yüzleştiğimizde, gerçek kişilikle tanışıyoruz.

Peki biz neyle anılıyoruz?

Söylediklerimizle mi, yoksa yaşattıklarımızla mı?
Bir gün biri bizi hatırladığında, hangi duyguyla hatırlayacak?
Bir tebessümle mi, yoksa içten bir sitemle mi?

Allah hepimizi özlemle ve tebessümle yad edilenlerden eylesin.

Selametle

Bir yanıt yazın