İnsanın kendine bakması, karanlık bir odaya girip ışığı açmamak gibidir; ne kadar beklersen bekle, gölgeler hep önce gelir ve ben de uzun zamandır o gölgelerle aynı masada oturuyorum, sessizlik çay koyuyor, iç sesim sandalye çekiyor, ben ise hangi yöne dönsem kendimle yüzleşeceğimi bilerek ağır ağır çözülüyorum içimde. Hiçbir kırılmanın bir anda olmadığını geç öğrendim; insan önce küçük bir yalan söyler kendine “iyiyim” diye, sonra bir tane daha “geçer” diyerek yara payını büyütür ve en sonunda içindeki sesi susturmayı öğrenir. Oysa fark ettim ki, içimde taşıdığım ağırlıkların hiçbiri gürültülü değildi; hepsi sessiz bağırışların yankısıydı. Yıllarca “olur” dediklerimin içimde “hayır” diye çınladığını, görmezden geldiğim yaraların tenime değil ruhuma işlediğini, başkalarını tamamlamaya çalışırken aslında eksilenin hep ben olduğunu anladım. Kendinin içindeki yorgunlukla yüzleşmek, aynaya bakıp gözlerinin içine ilk kez gerçekten bakmak gibidir; o bakışı geç keşfettim ve gözlerimde yılların yorgunluğu, kırgınlığı, kaçışlarıyla karşılaştım. İtiraf edeyim, en çok kendime kırılmışım; kendimi duymadığım, hislerimi hafife aldığım, içimde büyüyen sessizliği yok saydığım için… ama kırgınlık da bir öğretmenmiş, insanı önce yere indirip sonra gerçekleri dizlerinin dibine bırakan bir öğretmen. Şimdi biliyorum ki kendime doğrulmadığım sürece kimseye doğrulamazmışım; içimdeki düğümü çözmeden hiçbir kapı açılmazmış. Ve anladığım en ağır hakikat şu oldu: Kendime sahip çıkmadığım her gün, dünya bana biraz daha yabancılaşıyormuş. Yine de içimde bir yerlerde hafif bir kıpırtı var, adı umut değil belki, ama bir tür kabul, kendime dönmenin gecikmiş bir töreni gibi duran sessiz bir kıvılcım. Bugün hayatın bütün gürültüsünün ortasında, içimdeki derin sessizliğe bakıp şöyle diyorum:
“Ne olduysa bende izini bırakabilir; ben artık o izlerden kaçmıyorum. Çünkü büyümek, dışarıya değil, insanın kendi karanlığına tutulan bir kandille başlıyormuş.”
