Medyayı takip edin. Çevrenize şöyle bir bakın. Trafikteki insanların tutum ve davranışlarını izleyin. Çalışma hayatındaki tutum, davranış ve güvensizliklere bir bakın. Diğer bir insan en küçük hata yaptığında, kendisini azcık haklı hissedenlerin tepkilerini hele bir görün. Cinnet halinde olanını mı ararsınız, kavga dövüş çıkartanları mı? Kul hakkına girenleri mi ararsınız evini ocağını batıranları mı? Zulüm de hiç sınır tanımıyorlar. Sanki meşru bir ahlakmış gibi. Sonra da çıkıp; “öfkeme yenik düştüm, kendime hâkim olamadım” diyerek yanlışın arkasına sığınıyorlar.
Diğer taraftan öfke temeline dayandırılarak; bireysel, kabilesel veya devletlerarası savaşlar, insanın ilkel tarafını ortaya çıkartan en büyük ibretlik vesika örnekleridir. Hiç kuşkusuz hem de en acımasız olanlarından. Yine; ikili ilişkilerdeki iletişimlerin bozulma sebebi çoğunlukla, öyle; olur olmaza öfke duymamız sonucundan kaynaklı değil midir? Çocuk ve ebeveyn arasında ya da eşler arasında veya sosyal hayattaki ilişkilerin bu derece tahrip olmasının kökeninde; iradesine, sözüne, hal ve tavırlarına hâkim olunmayan öfkeler yatmıyor mu? Öfke örneklerini çoğaltmak pek tabiki mümkün. Lakin esas olan bu huyun, insan tabiatına yakışmayan bir nefis hastalığı olduğu ve terbiye sınırlarını aşan bir manzara yansıttığı gerçeğidir. Pek tabiî ki öfkesi başına bela olan, sonuçta bedelini her iki dünya açısından da yine kendisi ödeyecektir…
Peki, hiç öfke duymayacak mıyız diyebilirsiniz. Olması gerektiği kadar kararında ve yeri geldiğinde öfkeli olmakta gerekir. Olması gerektiği yerde haklı tepkilerin zamanlamasını iyi yapabilelim ki; silik ve zayıf olmasın. Yerinde ve dozunda bir miktar, kontrollü tepkisellik insan için lüzumludur. Ne zaman olacak bu öfke mi diyorsunuz? Öfke hak namına olduğunda güzeldir. Allah için buğz edebildiğimizde, hakkın sınırlarını taşmadığında o tepki, yerinde olan bir öfke halidir. İlim ve amele mani olmayan, kişiye maddi ve manevi anlamda zararı dokunmayan, ahlakını elinden almayan, kul hakkına girmeyen, hakkın hududu ve izzeti nefsimiz çiğnenmesin diye karşı duruş adına ortaya konulan bir öfke, ancak caiz olabilir. Sizin de yok mudur böylesi büyük öfkeleriniz? Ama onu öyle bir disiplin ve kontrolden geçirirsiniz ki, tıpkı öfkesizceymişçesine dizginleyerek dingin hale getirirsiniz. Nefret duygusundan arınmış olarak haklılığınızı savunma adına haykırırsınız muhataplarınızın yüzüne.
Buradaki öfkenin ölçüsüne gelince; Allah Teâlâ adına Allah’dan (cc) daha fazla kızmamaktır! “Ben Allah adına kızıyorum, öfkeleniyorum” diyerek haddi aşmamaktır. Sabretmek, şefkat ve merhametli olabilmektir. Lakin insan, kendisini bir lav parçasına döndürecek kadar da bastırmamalıdır. Zaman zaman kendi ayarını yapmalı, rahatlayacak bir deşarj sistemini yine kendi yaşantısında helal yoldan oluşturabilmelidir. Zira bu aklın ve ölçünün bir gereğidir de…
Başta Sevgili Peygamberimizin (sav) yaşantısı bizim için en büyük örnektir. Onun sözleri bizim için yegâne ölçüdür. Hiçbir İslam büyüğü öfkeyi tasvip etmemiştir. Hz. Mevlana; “Öfke rüzgâr gibidir, bir süre sonra diner; ama birçok dal kırılmıştır bile”diyor. Hacı Bayram Veli ise; “Öfke, iyi düşünmeyi daraltır, yanıltır. Hiddet ve kin, hakîkati gören gözleri kör eder.” demektedir.
Ne diyelim? Büyüklerin sözü üzerine söz söylenmezmiş…
