“Vakıf” ve “vaakıf” kelimeleri aynı kökten gelir. Vaakıf, bir konuya hâkim olan, o konuda bilgi ve farkındalık sahibi kişidir. Bilen, gören, fark eden demektir. Vakıf ise toplum yararına çalışan, bir ya da birden fazla kişi tarafından kurulabilen, yardımlaşma ve dayanışma ruhunun kurumsal hâlidir. Vakfetmek ise bu kurumlara yapılan hizmetin, yardımın adıdır.
Bir kişi çalışarak teknik bilgi ve donanım kazanır, bir konuda derinleşerek vaakıf olabilir. Aynı kişi, elindeki malı devlete ya da topluma vakfedebilir. Dil kökünü ve etimolojik detayları dilbilimcilere bırakalım. Amacım tanımlarla boğmak değil zaten. Asıl mesele şu: Bu iki kelime, köken olarak benzeşse de, mana olarak aynı şeyi mi anlatır?
Belki teknik olarak evet. Ama mana olarak hayır. Çünkü teknik olanı hepimiz biliyoruz. Bilmediğimiz ya da bilmek istemediğimiz, belki de bildiğimiz hâlde işimize gelmediği için görmezden geldiğimiz bir yönü var bu meselenin: ruhu. Mana dediğimiz şey, insanın kendine hâkim olup olmamasıyla ilgilidir. O hâlde soruyu sertçe soralım:
Ne için hayır yapıyoruz? Ne için vakfediyoruz?
Bu sorular üzerinde biraz düşününce, bilincimizin yerinde olup olmadığını sorgulamadan edemiyorum. Neden mi?
Türkiye’de 100 bine yakın vakıf ve dernek var. Ne için kurulduğu belli olmayan, dolandırıcılık ve sahtekârlıkla gündeme gelenleri bir kenara bırakalım. Biz, ömrünü hizmete adamış; ailesini, canını, malını bu uğurda feda etmiş; seher vakti kalkıp bir yumurta için kapı kapı gezen yiğit kadın ve erkeklerin kurduğu vakıflardan bahsedelim. Bu vakıflara yaptığımız yardımları ne için yapıyoruz?
Üzülerek söylüyorum: Çoğumuz nefsimizi rahatlatmak için.
İhtiyaç sahibi bir ailenin elektrik faturasını ödediğimizde, gece yatağa başımızı koyduğumuzda içimizden bir ses “Ne iyi adamsın, ne güzel yardım yaptın” demiyor mu? Sabah kalktığımızda, sanki bir balo davetini anlatır gibi, akşamki hayrımızı başkalarına anlatmıyor muyuz? Üzüntümüzü paylaşıyor gibi yapıp aslında kendimizi övünmüyor muyuz?
Zamanımızın, malımızın, canımızın en işe yaramayan, en boş yerinden ayırdığımızı verip bununla övünüyoruz.
Övünüyoruz dostlar, çünkü vaakıf değiliz.
Peki vakfetmenin vaakıflığına nasıl ulaşılır?
Ördeğin suya iştiyakı gibi, ruhun letaiflere özlemi gibi, bu iki kelimeyi manada birleştirmenin yolu içinde olmaktır. Uzakta olan unutur. Unutmasa bile, özlem duysa bile, içinde bulunmadığı hâl onu vaakıflığa ulaştırmaz. Çok hayır yapmakla, vakıfların kapılarında yatmakla konuya vaakıf olunmaz.
Bir elinizle verdiğinizden diğer elinizin haberi yoksa,
Ve en önemlisi, vakfettiğiniz mal, zaman, ilim her neyse, nefsinizi bir yelpaze serinliği gibi geçici bir rahatlık için serinletmiyorsa,
Ve dahi bu eylem daimi hâle gelmişse,
İşte o zaman vakfetme konusunun uzmanı olmuşsunuz demektir.
Allah hepimizi vakfetmenin vaakıflığına ulaştırsın.
Selametle
