Henüz ilk cemre dilime düşüp de konuşamaz olduğumda, yaşamak içimde yavaş yavaş ağırlaştığında yazmaya başladım ben. Başımı denizin en derinine daldırıp gözümün yaşını su altında sakladığımda. ‘’Bu böyle gitmezlerin’’ rızasızlığını, ucu kuş tüyünden yapılmış kalemlerle yazdım ben. Gençliğin ipe sapa gelmez sevinçlerini de anlaşılmanın imkansız olduğu dar zihinlerde harcadım. Sonra kapattım kaybettiğim çağların acısını. Herkes için hafiflesin istedim dünya; bulanık sular berraklaşsın, rüzgar bir kelebeğin kanadına dokunmasın, cılız bir otun incecik dalındaki böceğin dengede yürüyüşünü sarsmasın istedim fırtınalar. Yazmak: yanlış olan ne varsa doğrulamak, eğri olan ne varsa düzeltmek, gözle görülüp göz ardı edilen acıların dayanılmaz sancılarına, kelimelerden şifa sürmek. İç yangınlarının yankısını işitmeyenlerin yerine işitmek, sağır kalanların utancını onlar adına hissetmekti. Kaybolmuş bir huzurun arayışıydı. Dünyada acıya dair olup biten ne varsa varisi kılınmıştı yazan ellerim. Yaşanacak halini harap edip ‘yaşanmaz efendim bu dünyada’ diyenlerin geçirdiği tırnak izlerinin dengesizliğinde, yeni doğmuş bir bebeğin beşiği ters dönmesin içindi.
Kalemimde bir mide bulantısı ha kustu ha kusacak. Kâğıdım ki çatlak çatlak. Harflerim çözülüp sıkışmakta bu çatlaklara. Oysa ben ucu kuş tüyünden yapılmış kalemlerle kuş tüyünden kelimeler yazacaktım. Dert gördüğüm ne varsa o sızdı kalemimden. Bazen anneleri masal anlatmamış kız çocuklarının bir erkeğin uydurduğu ilk masala aldanmışlığı döküldü satırlarıma. Aldanıp da saçına bir damla olsun yağmur suyunun rahmeti yağmayan kadınların yeşermez duyguları. Bazen de bir babanın yemek sofrasında kendinden başka var kabul etmediği yoklara tahammül edemeyen çatık kaşları. Hayat boyu sindiremeyecekleri bu öfkeyi kaşıklayıp korkularına katık yapan minicik kalplerin çaresizliği. Kaşıktan çıkan seslerin ve titreyen ellerin kabahatinden, ‘senden yine sana sığınırım’ acziyetiyle babanın insafına sığınan çocuklar. Katran karası sevgisiz açlıklar sızdı kalemime.
Oysa çocuklar kıtlık olan ülkelerde aç kalırdı zannımca, çatısının dışarıya açık kalan tekinsizliğinde korkardı. Ve babalar çocuklarına yetemediği çaresizlikte çatardı kaşlarını. Sırtından zengin olanların adaletsizliğinde, acının çaresizliğin dokunmadığı gayrılara öfkelenirdi. Eşitliğin, adaletin yalnızca güçlüye göre uyarlandığında, dünyada gaspların misakı muhatapsız imzalandığında…
Muhatap alınmayanların işgal edilen insanlığında, etik ve estetik olan ne varsa yitiyordu bir bir. Çölde yürümüş bir ayak izi gibi başkalıklara karışıyordu. Ve yitirdiği her ne ise onunla besleniyordu insan. Parayı yitiren hırsızlıkla, masumluğunu yitiren namussuzlukla, varlığını yitiren öldürmeyle. Erdemlerin yalnızca kıratla ölçüldüğü, içi mahşer dışı cehennem olandı dünya, cenneti ise bilinmez bir arafta! Her ağaç kendi yaprağıyla bilinirdi ya arsızca değişiyordu yaprakların kimyası. Dünya altında kalıyordu altında bıraktıklarının.
Mürekkebim dağıldıkça derisi yüzülüyordu bilincimin. artık kabuk bağlamaz iflah olmaz bu kelimeler… oysa ben ucu kuş tüyünden yapılmış kalemlerin yazdığı coşkun kelimelerle hafifçe geçmek istemiştim bu dünyadan. Dünya mı engebeliydi ben mi bilemedim yazmayı. Bunca çakıl taşları gelip benim kalemimi mi buldu yoksa? Toplasam koysam şu kıyıya başkasına engel, yok bu kıyı daha uygun desem bu kıyıdan geçeceklere. Dünya yuvarlak, nereye koysam birilerine engel. Peki kim kendi kasrının inşasına engel diye yığdı bunları buraya. Şimdi bütün kelimelerim bu taşları koyanların savrulmuş insanlığına! Bir türlü geçemedim ben bu çöplük içindeki dünyadan Bu öfkeyle titreyen ellerimin sakarlığında kaç kap mürekkep döktüm bilmem, kaç kağıt attım çöpe. Bir şeyler iyileşsin güzelleşsin diye diye attığım kağıtlardan, kaç hektar ormanlar yaktım içimde, kaç kalem değiştirdim, kaç kuş kanadını yitirdi mürekkebimin ateşinde. Ah bir bilseniz…
