O gün kış ayının en ayaz sabahlarındandı. Öyle bir ayaz ki, İnsanın değil elini yüzünü, hatta kalbinin zarını bile kavlatıyordu. Otobüsün kalkmasına ise yirmi beş dakika vardı . Eğer bilet alanlar gerçekten gitmeye kararlıysalar hepsinin dört buçukta orada olmaları gerekirdi. Farklı semtlerden farklı yaşamın içinden gelseler de aynı zamanda aynı otobüsün içinde olmak zorundaydılar. Yolcular bagajın önüne toplanmış muavini bekliyorlardı. O ise rahatça sigarasını içebilmek için otobüsten uzak bir köşeye çekilmiş, düşünceli ve umarsız bir halde onlara bakıyordu. Son aylarda bir bıkkınlık, yorgunluk vardı üzerinde. Ama bu sabah kendinde bastırılması güç bir huzursuzluk, garip bir başkaldırı duygusu seziyordu
Son bir nefes çekip attı sigarasını. Üşüdükleri için bir an önce koltuklarına oturmak isteyen sabırsız yolcuların verdiği bavulları tek tek numaralandırıp yerleştirdi. Eline tutuşturulan bir bavula bakıp duraksadı. Ne kadar eskiydi. Üstelik bunca eskimişliğe rağmen içi tıka basa dolu denecek kadar ağırdı. ‘’Yaşanmış ve yaşanmak istenen ne varsa doldurulmuş’’ diye geçirdi içinden. Yıllardır aynı yollardaydı. Bu aynılıkta şaşırdı kendine. ‘’İnsan bunca yıl yolda olur da eskitebileceği bir bavulu olmaz mıydı!’’ Herkesin zamanına ve bavuluna ortak olurken kendindeki bu yaşam yoksulluğu, takvimsizliği neyin nesiydi? Yolcu fişi bekliyor, ama o öyle bir dalmış ki gören, soğuktan elinin bavula yapıştığını sanırdı.
Nihayet kalkış saati geldi otobüs hareket etti. Sabahın ilk saati olduğu için sessizlik hakimdi. Öğleye doğru bir uğultu başlar, herkes yanındakine yolculuğunun nedenini anlatırdı. Muavin yolcu listesini kontrol etmiş, servis dolabının yanındaki taburesine oturmuştu. Dalgın halde bir taraftan hazırlık yapıyor bir taraftan da düşünüyordu. Kendine ait olmayan bu menzilden, kendine ait olmayan başka bir menzile varıyordu hep. Vardığıyla da döndüğüyle de ile ihya olup inmiyordu başka bir yaşama. Gerçi otobüs nereye giderse gitsin O’nun için ne gitmekti bu, ne de dönmekti. Sadece durağan bir hareketti. Bir an sordu kendine. ‘’Şu zamansız ve mekansızlıkta sevinç ve kederden uzak, kaç kilo metrelik nefes alıp vermişti, ya da bir nefesi var mıydı sahiden?’’
Ne çok şey öğrenmişti bunca yıl insan hallerinden sözlerinden. İki arkadaşın yol boyunca muhabbetinden, yalnız oturanın yaptığı telefon konuşmalarından, yalnızlığından sıkılıp da konuşacak birini arayanların düşüncesizliğinden, kocasının omzuna yaslanıp uyuyan kadının huzurlu düşlerinden, iki yabancının yan yana düştüğü koltukta selamlaşmanın ahbaplığa dönüşmesindeki hikayelerinden, baş ağrıtcı çocuk ağıtlarından. Evet çok şey öğrenmişti sürekli değişen bu insan seslerinden.
Anne kucağından ilk defa ayrılıp başka bir şehre üniversite okumaya giden genç kızlar. Bu ayrılığın hüznü ve özgürlüğün verdiği sevinçle karışık ağlarlardı çoğu zaman. Büyüklerinin anlattığı hikayelerin endişe ve korkusuyla askeriyeye teslim olmaya giden genç delikanlılar da olurdu. Bazen tedirgin sağa sola bakan bir yolcunun, göz göze gelmekten korktuğunu da bakışlarından anlardı. Eğer uzun bakarsa göğsü hızla kabarıp inerdi ki bu, o yolcunun polisten kaçan suçlu olduğuna işaretti. Böyle yolcularla ne zaman karşılaşsa suç işlemenin yakalanmaktan daha az korkutucu, daha basit olduğu kanısına varırdı. Ülke ekonomisini tartışan ihtiyar yolcular, oğlunun hayırsızlığının faturasını gelinine yükleyen kayın valideler, arkadaş gezisi diye evden çıkan çapkın erkekler. Bazen Kafka’sına giden Milena’lar da olurdu tabi. Ya da adresi belli Nazım’a hoşça kal demeye giden Piraye’ler. Bunca yaşam çeşitliliğinden ne çok şey öğrenmişti. İşte tüm bu hikayelerle otobüs asfaltta değil yolcuların içinde ilerlerdi. İrkildi telaşla yokladı içini aradı ama kendinde şahit olacak elle tutulur bir şey bulamadı. Şu otobüsün iki basamağından inip de öğrendikleriyle amel etmeyi hiç düşünmemişti bunca zaman. ‘’Bunca zaman’’ diye tekrar etti. Sonra alaylı bir tebessümle ‘’bunca kilometre’’ döküldü dilinden. Bir arabanın kilometresi arttıkça kaybettiği değeri gibi, yaşamının değerinin hiç olduğunu anladı. İniş vakti gelince yorgun yolculara baktı şöyle. Herkes içinin yolculuğuna göre kıpırdanıyordu koltuklarda. Herkes aynı saatte binmişti. Saatlerce aynı havayı teneffüs etmişlerdi ve aynı otogarda da iniyorlardı. Tek tek iade etti valizleri. Alanlar hızla dağılıp farklı yerlere farklı yaşamlara gittiler. Dakikalar içinde kimse kalmadı ortada. Zaman da hayat da kimseye müsavi değildi artık. Dağılan yolcularla birlikte aklından geçen ne varsa unuttu. Kapatmadı bagaj kapısını bir köşeye geçti yeni gelen sabırsız yolculara baktı. sigarasını aceleyle içip daha bitirmeden yarısında attı. Valizleri çantaları yerleştirip kontrollerini ve servisini yaptı. Sonra taburesini çekti. Kendisini boş bir bavul gibi esirgemeden üzerine bıraktı.

İnsanların görünmez yüklerini anlatış biçiminiz, bana bir zamanlar dinlediğim bazı sessizlikleri anımsattı. Hani konuşmadan bile anlaşılabilen o anları.. O yüzden belki de bu metni okurken içimde tuhaf bir tanıdıklık hissettim. Bazı cümlelerinizin arasından eski bir nefes geçti sanki., Ben de kendi içimin eski bir durağına varmış gibi oldum. Bir durak ki ne haritada vardır, ne de başkası tarif edebilir, sadece bir zamanlar orada durmuş olan bilir. Bazı sabahlar vardır, insanın hafızasına değil, kaderine yazılır. Bu satırlara o sabahlardan biri sinmiş gibi hissettim. Her cümleniz, insanın iç dünyasında bir yol açıyor, bazı izler sadece sözle değil, hissedilen nefesle taşınıyor, kaleminize sağlık!!
İnsanların görünmez yüklerini anlatış biçiminiz, bana bir zamanlar dinlediğim bazı sessizlikleri anımsattı. Hani konuşmadan bile anlaşılabilen o anları.. O yüzden belki de bu metni okurken içimde tuhaf bir tanıdıklık hissettim. Bazı cümlelerinizin arasından eski bir nefes geçti sanki., Ben de kendi içimin eski bir durağına varmış gibi oldum. Bir durak ki ne haritada vardır, ne de başkası tarif edebilir, sadece bir zamanlar orada durmuş olan bilir. Bazı sabahlar vardır, insanın hafızasına değil, kaderine yazılır. Bu satırlara o sabahlardan biri sinmiş gibi hissettim. Her cümleniz, insanın iç dünyasında bir yol açıyor, bazı izler sadece sözle değil, hissedilen nefesle taşınıyor, kaleminize sağlık!