Sezginin Bedeli

You are currently viewing Sezginin Bedeli

Bir çaresiz yalvarış, bir çaresiz bakışa  uyanır gibi açtım gözümü bugün. Kapı arkasında soğuk  kış mevsimi.  Dışarıda  bir sokak kedisinin sessiz bakışı, buz gibi betona  basan patileri. İçerde  sobada yanan odunun çıtırtısı, üzerinde  çayım. Penceremde uzak  dağların, alabildiğine geniş gökyüzünün maviliği.  Ben  içini  dolu zannedip de toz kondurmadığım merhametimle, vicdanım arasında bir eşikte bekliyorum.

Eğilsem, bakışlarını bakışıma  değdirsem  geçeceğim eşiği. Eğilecek basiretten yoksunum. Medet diyen bakışlarına bir kapı arkası kadar derman oluyorum. Verdiğimle yetinmiyor. Yetemeyişimi çözemiyorum.  ‘’Elimden fazlası gelmez’’  mazeretine kaçıyorum. Boşlukta asılı kalıyor insanlığım.  Ama düşmüyor. Boğazından inceliyor daha bir ağırlaşıyor insan yanım.

Bir sandalye üzerinde kılınan namazın  uzak mesafeden yapılan secdesi gibi;  temas etmeden, alnımı hissetmenin meşakkatine, toprağına değdirmeden, boşluğa  kapanıyorum. Ettiğim niyete sığınarak. Niyetten öteye geçmiyor duyularım.  Dillerini bilemeyişim,  yüreğimi ferahlatan gerekçem. Ama  gerekçemi içimde bir yere oturtup da geçerli kılamıyorum. Bu katı rehavetten huzursuzum. Çaydanlıktan tüten buhar kalbime değiyor sanki.

İnsan anlayamadığında  ve anlaşılamadığında  merhametler hep dışarıda kalırmış. Çıkan  her ses  yerini bulamadığında taşlaşıyormuş meğer.  Duygulara ayaz vuruyormuş.  Ne olsa ne yapılıp edilse  halini arz edememişlik doluyor içime.   İçim taşlardan oluşmuş bir şehir.

İstiyorum ki bir  Süleyman lisanı olsun dilim, Süleyman kulağı olsun işitişim. Kapımdakinin dilini, harflerini öğretecek, kelimelerini hecelere ayıracak, sesini kulağımdan kalbime indirecek bir lisan. Öyle ki sesi kısık çıkanı  duyabileyim. Açlıktan mı sevgisizlikten mi sesleniyor, korkudan mı soğuktan mı titriyor bileyim. Dışarda bir bilinmezlik duruyor.

Bunca bekleyiş, neyin çaresizliği ah bir görebilsem diyorum. Alıp kucağıma sarıp sarmalıyorum. Derin bir bakış atıyor gözlerime. O an dünyada yersiz yurtsuz, dilsiz oluşun yalnızlığın çaresizliğini hissediyorum.  Kalbim titriyor. Küçücük cürmüm nemrut ateşine düşüyor sanki. Yalnızca bir hali sezip,  sezdiğiyle  tutuşan ben, meğer  vehim ile yaşamak nasıl da kolaymış anlıyorum. Duruyorum bu sınırda.

Her sesi duymanın ağır bir bedel olduğunu Süleyman’dan öğreniyorum;  kâinatın ve  arş-ı alâ’nın  sesini  yüreğine sığdıran ve  taşıyan. Bir kurdun açlık ulumalarını, bir ceylanın kaçarken ki  korkusunu en derinden hisseden. Bildiği bütün dillerin manasına eren ama  çatlamayan. Bu kadar  çok duyup da kulağını inkar edecek isyana düşmeyen. Karıncaların  sığınağına çekilişinden mutmain olup da kendine sığınak bulamayışından… Onunla fark ediyorum nakıs yanlarımın lütuf olduğunu.

Ne kralım ben, ne de peygamber.  Bu gün bilgi ve  hüküm  arzusundan,  acziyetimin  lütfuna uyandım ben.

Şimdi şu uyanmışlıkla, mananın derininden uzak hafiflikle  tek bir ahenge razıyım.Bir soba kenarında elimde çayım, evreni bütün değil parçasıyla duyayım. Süleyman’ın ilmine değil, Davud’un neva kuşlarıyla tesbihe duran sesinin hayalini kurmaya razıyım…

Bir yanıt yazın