Suyu çekilmiş yüreğimizle, ağzımızı toprağa dayamışız. Var gücümüzle sömürüyoruz gökten her ne yağarsa. Biz sömürdükçe toprak sıkışıp boğuluyor. Küçücük solucanlara bir buğulu nem bırakmıyoruz. Daha bir kıvrılıyorlar kurulukta. Bir acı kıvanış kalıyor onlara. Dokunduğumuz her şey yitiriyor canlılığını. Sol yanımızın zehrini, taş diplerinde beslediğimiz kıskaçlarımızdan damlatıyoruz. Hazzımızın karnını sıvazlayarak .Toprak ölüyor aldırmıyoruz.Mevsim yaz ortası. Ağaçların dalları kurumuş. Nehirlerin suyu çekilmiş. Yanı başımızda açan kır çiçeklerinin yaprağı büzüşmüş. Çimenler sararmış. Kuşların kanadı, gök yüzünde görünmez zehirli dumanlara çarpmaktan yorgun. Ayağımızın altındaki karınca yuvalarına basa basa yürüyoruz. Ayaklarımızdan kopuyor kıyamet karıncalar dünyasında. Beraberce helak oluyoruz açtıkları dehlizlerde. Biz duyularımızdan,onlar canlarından. Yine de nabzımızın ritmi değişmiyor, ciğerimiz tahrip olmuyor bu duyarsızlıkta.
Kendimizden başladık aslında bu katılaşmaya. Sonra çoğaldık beraberce. Her gün aynı kadrajların çektiği farklı zalimlikler sunuldu ekranlarada. Bir perde aralığı mesafeden daldırıyoruz bakışlarımızı. Ama derin dalmıyoruz içine. Alıştık, alıştırıldık acılara acımasızlıklara. Sonra korktuk bulaşmasından. Olabilecek olasılıklardan. Zalimin şerrinden, acizin çaresizliğinden. O acizlikler ki kolumuzdan kanadımızdan cömertlik ister yiğitlik ister. Kim bağışlar kendini bu kadar ucuza. İşte böyle böyle kayıtsız kaldık hislerimizi yitirişimize. Kendi yaralarımızı dahi kaşımaz olduk. Doğuştan ağrı algısı olmayan hastalar gibi kanadı etimiz fark edemedik. İlk insandan kalma ata mirası gibi devralıyorduk bu duyarsızlığı. Hissetmediğimiz acılardan korunmak için hep tetikte tedbirde. Acıdığını sezmeyen yanlarımızın kanayacağı korkusundaydık. Acı eşiğimiz fil dişi kulelerde. Daha ötesi yoktur yaşanacak, umarsızlığına yakalandık. Bundandır aklımızın kabul edişi, kalbimizin çatlamayışı.
En iyimiz ağaçlar yanarken canı yanıp odun ateşinin sıcaklığında ısınanlardı. Evsizler vardı sokak lambalarını yuva aydınlığı bilen. Keyfe keder öldürülenler, adalet bekleyenler vardı kalemi kıracaklardan. Kalem eline yapışıp da yazamayan kıramayan acizlerden. Kadın çığlıkları, çocuk korkuları, evsiz delikanlılar, bir televizyon düğmesiyle başlayıp biten savaş görüntüleri. Gökyüzü devrilmedi üstümüze. Hop oturup hop kalkmadı dünya. Çivilendi boşluğa.
Bir kayıp yaşayana ‘zamanla alışırsın’ derlerdi tecrübe ehilleri. Sağlam ümmi bir ezbercilikti belki de bu. Şimdi zaman da alıştı biz de alıştık olup biten her şeye. Olmuş ve bitmiş insanlık. Bitmiş yerinden devam ediyoruz yaşamaya.
Oysa ağzımızı değil içimizi dayasaydık dağa taşa. Dünyanın varlık kaynaklarını yok etmeseydik ırmaklar yolunu içimizde bulur dışımıza taşardı. Susmazdı çağlayan sesleri. Ağaçlar ellerimizde tozlanırdı. Gözümüzde açardı çiçekler. Amber rayihaları yayılırdı ruhumuzdan. Bulsaydı yolunu ırmaklar nehirler…
Güzele de çirkine de duyarsız kaldık. İyiye de kötülük de çekildi kanımızdan.. Duyarsızlığın sertliğinde ezildik çıktı acı suyumuz. Şimdi gübre bile olmaz posamız. Sıcak sevgilere burun kıvırıyoruz. Akmıyoruz kimsenin acısına. Kimsenin göz yaşı bizim gözümüze düşmüyor.
Dayadık ağzımızı dağa taşa kuruttuk dünayı. Sömürdük yağmurunu karını. İçimiz bataklık içimiz çürümekler koktu. Yalnız kaldık duygusuz kıpırtısız yüreklerimizle. Tüm ıslaklığımızla giremedik konforlu yataklarmıza. Soğuk betonlara bir cenin duruşuyla, kendimize duyarsız yalnızlığı uzandık.
