Önce kalplerinden, sonra bedenlerinden… Doğurduklarında ölüyordu bütün kadınlar. Biri gencecik anne, diğeri sekiz yaşında küçük bir çocuk. Dünya kendi gürültüsünün sağırlığıyla dönerken, onlar zaman ve mekanın dışında sessizce öldüler.
Geldiniz. Ezber bozmayan bir törene. Yine bir cami avlusunda, musalla taşının önünde hazır bulundunuz. Onlar yaşarken gelmediğinizi, öldüklerinde geldiniz. Attıkları çığlıkları duymazken kesilmiş nefeslerini duydunuz. Ölüm kıpırtısızlığına ne kadar da keskinmiş kulaklarınız. Nefeslerini bedenlerine sıkıştırarak yaşamaya çabalarken, sırt çevirdiklerinize, bu gün vazife diyerek yüzünüzü döndünüz. Anne ve kızını yan yana koydunuz musalla taşına. Saf tuttunuz hep beraber omuz omuza. Rükûsuz secdesiz dört tekbirlik namazla. ‘Allah büyüktür’ dediniz. Cevabı önceden hazırlanmış o, ‘’Haklarınızı helal ediyor musunuz?’’ sorusunu da yine siz sorup siz cevapladınız. ‘’Helal olsun…’’ Bu iki kelimeyle kolayca savuşturuverdiniz cansız bedenlerini. Sahi daha üç yaşındayken bedeni ve ruhu parçalanmış olan küçücük çocuğa hangi hakkınızdı helal ettiğiniz? Her gün, her an kendi kaderini kızında gören, gözlerine bakarken kahır duyan, yüreğinin deviniminde çatlayan anneye hangi desteğinizden dolayı helal ettiniz haklarınızı? Alacağımız değil borcumuz var vicdanına eğilemediniz. Gücünüzün şanından mıydı bu helal ettikleriniz, yoksa cömertliğinizden mi, ya da erkek egemenliğinizin sadakası mıydı?
Bunca isnad haksızlık sanki. Kim bilir belki de istisnaydınız. Ama ‘’bu çirkinlikleri gömen sistemin parçası olmayacağız’’ diyemediniz. Kaideyi bozmak gelmedi aklınıza.
‘’Dokunmayın bu tabutlara’’ diyen isyanlara polisten duvarlar ördünüz. Reddedişin gücüne dahi galiptiniz. Omuzlayacağınızın ağırlığından korkmadınız. Bir anlayabilsek hangi vicdanla taşımak istediniz? Siz kazdınız iki mezarı da, siz tuttunuz kefenlerin ucundan. Tuttuğunuzla sustuğunuz arasındaki boşluğu ölçecek birim yoktu yeryüzünde. Kapattınız bir avuç toprakla, ölü bedenlerden gelen çığlıkları. Öyle ki koca bir devrin utancını bile küreklerle örttünüz.
Örtülenler ki bir çocuğun korkuyla perde arkasına kaçmasıydı. Nice çocukluğun o görünen gizlilikte yok olmasıydı. Çünkü onlar oyun oynamayı öğrenmeden korkmayı öğrendiler. Konuşmayı öğrenemeden susmayı. Ben diyemeden görünmez olmayı. Uykuları bile sığınak olamadı. Sıçrayarak uyandılar. Yetişkinler güzel düşlere uyurken onlar kâbuslarda yaşadılar. Sindiremediler hayata dair hiçbir şeyi. Yemeden içmeden kesilip şırınga ile beslendiler. Henüz üç yaşında… çocuk mu, kadın mı, insan mı olduğunu bilemeden… Hiçbir şeyi anlamadan anlamlandıramadan yitip gittiler.
İnsan o tabutları taşırken neyi omuzladığını bilseydi olduğu yere çivilenip kalırdı belki de. Çünkü onları öldüren sadece bir fail değildi; Suçluya sessiz kalarak suçları çoğaltanlardı. Affederek teşvik edenlerdi. Adalet koltuğuna rahat diye oturanlar, eline gelen dosyayı açmadan rafa kaldıranlardı. Üç maymunu oynayanlar, alacakları vebalden zerre korkmayanlardı.
Dünyada kendi kurdukları düzenin vebalini atsalar da üzerlerinden, o yük atıldığı yerde kalmaz elbet. Mahşerde olsun gelir yapışır insana. Er geç hesaplaşılır bu veballe. Çünkü insan öldüğü hâl ile dirilirmiş. onlar ne yaşadılarsa onlarla öldüler, onlarla gömüldüler. İşte o gün susturulan çığlıklar bedenleriyle beraber kalkacaktır. Yeryüzünden gelip geçmiş bütün çocuk ve kadınlar aynı acıyla dirilecektir mezarından. Kimi yaşadıklarıyla, kimi tanık olmuşluğuyla.
Ne acıdır ki o güne kadar biz kadınlar, yine bizi öldürecek ve gömecek olanları doğurmaya devam edeceğiz. Birer birer öleceğiz; önce kalbimizden, sonra ruhumuzdan, sonra bedenimizden…

“Attıkları çığlıkları duymazken kesilmiş nefesleri duydunuz.Ölüm kıpırtısızlığına ne kadar keskinmiş kulaklarınız.”
Kurulan her cümle dehşete düşürüyor insanı. Bu kadar güzel anlatılabilir kadınların isyanı.