Dokunmadan Hayata

You are currently viewing Dokunmadan Hayata

Dünya acemice yaşanan sınırlı bir zamanın bütünüdür. Bitip tükenmeye yüz tuttuğunda anlamını yitirmiş geç kalınmış tecrübelerin diyarıdır; içinde nice yaşamların döndüğü , daracık koridorlu, tek gözlü kocaman bir oda. Bütün zıtlıklar bir aradadır; iyilik kötülük, sevinç keder, güzel çirkin. İnsan onun içindeyim zanneder ama o insanın içindedir. Kendini ilmek ilmek dokur insana.

Önce fark edemeyiz bir mürşit zannederiz dünyayı. Önünde tevazuuyla eğiliriz. Öyle bir eğilmek ki ne yüzümüzü döneriz ne de sırtımızı. Sınırsız bir adap sınırsız bir saygı… O’nun her telkiniyle değişen, dönüşen oluruz. Kimi zaman eksilir, kimi zaman da çoğalırız. İyiliğe mi çoğalırız kötülüğe mi, güzele mi dönüşürüz çirkine mi anlayamayız. Entarimiz kırk yamaya evrilir de biz bunu dünyanın bela oluşundan değil, kerametinden sanırız.

Sonra, kimsenin, gürültüsünü susturamadığı bu odada bir kaosun girdabında kavgalarda kendimize rastlarız. Ellerimiz ruhumuzdan kimliğimizden kopanlarla kalır. Ne kendimizi bağışlarız ne de başkalarını. Keşkeler başlar orada ’’ keşke yeniden doğsaydık!’’ deriz.

En başa dönmeyi, o dar koridordan hiç geçmemeyi dileriz. Yeniden başlamayı başka akılla başka duygularla. Bütün temaslardan, bütün yaşanmışlıklardan arınmayı isteriz. Kimin zihninde nasıl bir anı nasıl bir anlam olduysak silinmeyi, kim bizde yaratılışımızda olan hangi kötülükleri uyandırdıysa hepsinin silinmesini yok olmasını dileriz.

Dahası vardı burada. Kavgalar insanın yalnız kendisiyle olmazdı. Herkesin nazarı başka, herkesin rüyası, inancı ve değerleri farklıydı. Dünya, aklın ve kalbin ölçüsüzlüğünde, yaşamın kıvamını tutturamayanların mizanıydı. Ha bir tutam eksik, ha bir tutam fazla denilen umarsızlıkta, altından ırmaklar akan cennetlere metcezir misali yollar yapılırdı. Kalbi fazla koysan akıl, aklı koysan kalp razı gelmez. Eşitlesen kefeleri dünya düzenine aykırı. Burada kimsenin iyiliği bir diğerine denk gelmiyor, kefeler asla dengelenemiyordu. Bu koca evren hiç kimseye yetmiyor, herkes aynı kapının eşiğinde izdihamdan eziliyordu. Günahsız bir fıtrat üzerine doğuluyordu da birlikte yaşamanın verdiği zorlukla bozuluyordu o saf masumiyet. İlk utanç, ilk pişmanlık, daha çocuk yaşta hissedilirdi. Bu utanç ve pişmanlık bazen gözün değdiğiyle bazen de elin uzandığıyla başlardı. En çok da bir annenin sakın dokunma dediğiyle. Aslımız ki kıyamete kadar hep bir Adem. Yasak olan yanılgı olan ne ise ondaydı özümüz.

Ne olurdu herkes kendi durgun gölünde küreğini suya hiç daldırmamışlığın dinginliğiyle yaşasaydı! Suyu bulandırmadan, dalgalandırmadan. Vicdanlar keşke sınırına dayanmadan bir kıyıda öylece otursaydı. Yaşamak elimize yüzümüze bir balçık gibi bulaşmasaydı!

Alınan nefesler kadar ah etsek nafile. Gelinmezdi bu yeryüzüne bir daha, geçmişin o ağır ıslaklığı hafiflemezdi. Kader ki ezelde yazılır: Yeniden doğsaydık şayet yazılmış olan ne varsa ezbere okurduk yine. Değişmezdi hayat. İçerde ne yaşanıyorsa dışardaki zuhur odur. İçerde kim varsa dışarda aranan odur.

Tecrübeleri atlayıp geçsek, tecrübe etmediklerimizde yürüsek, bastığımız toprak yine rengimize dönerdi. Yaşamanın hırsı sönmezdi . Yeryüzünün avcunu öpenlerle muhatap olurduk yine. Vicdanı taşlaşanların çelmesine takılırdı ayağımız. Sonra onlar gibi katılaşır ve bu katılaşmaya farkına varmadan alışırdık. Evvel zaman içindeki gibi acımasızların az ötesinde yine susanlardan olurduk. Utancımızdan değil meylin kamburluğundan doğrulmazdı başımız.

Cennetten kovulanların zürriyetiydik biz. Cennetin aşağısı dünya; dünyanın aşağısı edna. İnsan hep yaratılışından başkasına doğamayacağı yerlere düşüyordu. Düştüğü bu yerde ise utançları örtecek cennetin yaprakları yoktu. Meşe ağacı gibi yer yüzünün en derinine kök salmış arsız itibarlar vardı. Bu yüzden insana yeniden doğmaklar değil mühlet verilirdi.

Mesele yeniden doğmak değildi aslında, yeniden yaşamaktaydı. Dokunmadan kimseye. Kırılmamış aynalardan bakmaktı hayata. Sendelemeden, takılmadan, yürümek. Düzeni bozanların sesine kulak vermeden, ortak olmadan bu bozgunluğa. Yeni bir ilk baharlarda kırlangıç sürülerinin seyrine dalarak. Şöyle İsfahan halısı üzerinde bağdaş kurup, koklayıp gökyüzünü asma bahçelerinin seyrinde mest olmaktı. Dünya üzerinde sağlam kalmış ağaçlardan çelikler alıp, aşılamak yeryüzüne. Kökü çürümüşleri topraktan ayıklamak. Kurudum sandığın yerde direnip taze bir fidan olup toprak üzerinde boy vermekti. Bazen de rüzgarın önüne kapılan pamuk misali olmaktı. Takıldığın çalıda eğrile eğrile atlastan kumaşlar dokuyup insanlığın kalıbına uygun elbiseler dikmekti. Mesele yeniden dirilmekti aslında. Dirilmekse pişmanlıkta, unutulan tövbenin hatırlanmasındaydı.

Zira tövbe Adem’le meşru kılındı, arınmak da Adem’den miras kaldı insana.

Bağışlanmamızı dileriz ya Rab! Çok dokunduk hayata…

Bir yanıt yazın