İtaatin erdem sayıldığı devirlerde öğrendin boyun eğmeyi. O devir ki, yaşının yaşamının en toy zamanıydı. Doğduğun iklim ne eserse ona yöneldin. Üzerine yağan yağmur, kurumaya ramak kala ölmeyecek kadardı. Aldığın onay, eğdiğin baş ve dinlediğin söz kadardı. Bu yüzden kekeme kaldın hayata. Sustukça takdir aldın. Bunu da çerçeveletip kalbinin duvarına astın. Sandın ki itaat edersen ihya edileceksin. Dünya sana bahşedilecekti…
Öyle olmadı ama! Eğile eğile kıl gibi inceldi boynun.
Bir gün ömrünün sona ereceğini akletmedin. Geç fark ettin: kendi miladının çarmıha gerilmişliğini. Erdem diye güzellemesi yapılan esaretin, çürümekler koktuğunu. İhtarlar aldın zorbalığın postallarıyla. ‘’Aman dur! Rüzgârın esmesin, dalın uzamasın, çiçeğin açmasın, yaklaşma güneşe, aydınlanmayasın…’’ denildi. Bütün mübahlar çarmıhta. Bir nefeslik ciğerine oksijen sızsa, korktun suçlanmaktan. Hem zaten ciğerin olmasaydı korkmazdın bunca suçlu olmaktan.
Zaman geçtikçe bu bayatlamış ömrün, bütün heveslerinin dişini kırdı. Yaşananlar değil yaşanmayanlar küflendi, aldığın her nefes küflendi takvimin yapraklarında. Kazıldıkça bir maden gibi bütün iç zenginliğini yitirdin. Aklını, gücünü taşıyamayacak takatsizliğe düştün. Göğsün yumuşayıp yeşerecek tavını yitirdi. Yaşamın en heyecanlı zamanlarında toprağın, buhar tütmedi. Başka zihinlerin dayatmalarında köreldi duyuların, düşünemez oldu aklın. Yaşayabilmenin en kolay formülü oldu durmak. Kımıldatmadan düşünce yetini, oynatmadan kalemini…
Bir otoriteye yaslanmak, kendi sorumluluğunu almaktan konforludur he zaman. Hafifliktir. Güdülmek, kendini gütmekten daha kolaydır. Aslında güdenler de boşa gütmez ülkesinin bağında. Çayırlarının en yeşiline boşa sürmez seni. Sağılacak sütün, ısıtacak yünün vardır yüzülecek derinde. Varsın olsun, kim elinde sopayla kovalar kendini, kim baş edebilir kendisiyle? Mecal ister yakalamaya çalışmak. Zordur içindeki bütün iradeyi, kendi iradene karşı ortaya koymak. Ama eylemler de yorardı insanı. Hem eylememek, olup bitenden mesul kılmazdı. Teslim olmak emniyetin en kallavi kemeriydi senin için. Tembelliğini atasözü diye yutturacak miskinlik ehilliğiydi bu.
Sırtlanmadın ne yaşamını ne de içindeki çağı. Ne gelirse başıma sendendir deyip suçu üzerinden atmanın rahatlığını bozmadın. Hem başkalarına suçlu olmak, vicdanın en kaldıramadığıydı. Böyle böyle kendine evliyalık mertebesinden baktın. Göremedin başına çoktan gelmiş başsızlığını. Sonunda dar zihinlerin rutubetli krallıklarında, derviş olmadan çile çıkardın. Çilen bir türlü dolmadı. Daha bir boşaldın özdeğerlerinden, insanlığından. Kimliğin, edilgenliğin yıpranmışlığında yırtıldı.
Bir cesaret perdesi araladın. Sokaklar ne kadar sessiz. Bütün herkes senin gibi. Perdeleri aralayacak takat yok evlerde. İnsanlar, elindeki tespihle “bin tevhid çektim, cennetten arsa aldım.’’ diyene sermaye bulma derdinde. O mülk erleri ki tahtlarından salladıkları kutsal metinlerle miraca yükselmekte. Herkes kopardığı kârlarda iştahla karın doyurur olmuş.
Sokaklar insanın burnunu sızlatan suç kokuyor. Kuşların konduğu ağaçlar sökülmüş kökünden, kimin umurunda? Hayvanlar çaresiz çuvallarda boğulurken, kim açacak çuvalın ağzını? Küçücük çocuklar kapalı kapılar ardında, akan salyalar altında işkence görüyorsa kime ne! Gençlerin geleceği, selası okunmadan gömülürken, kim kabartacak kulaklarını?
Keşke, ”Bu kadarı yetsin artık!’’ diyebilseydin. ’’Herkes payına düşeni eylesin.’’
Çocukları ihtiyarlatıp öldüren kıyametler koparken, eylemsizlik suç sayılıp yargılansın insanlık. Kabına sığmaz kudretler taşsın da krallıkların tahtlarını cehennem ateşine versin diyebilseydin!
Yine de endişe etme!
Eylemsiz olmak sorumlu tutmaz, cezadan muaf kılar insanı…
