Geçti artık; gün döndü, kerahat vakti çoktan girdi. Sevinci, hüznü paylaşacak, yaşamı ortak kılacak bütün mübahların vakti bitti. İçimin bahar şenliğinde çalan davullar sustu. Gönüllü, aldanmaya meyyal bir karış havada aklımla, mazeret ve özürlerini süsleyip heveslerime giydirecek, ‘’ yakıştı’’ deyip keyif kahvesi içecek tadı kalmadı ağzımın. Gelmene gerek kalmadı. Gönlümü hoş eden,seninle yaşanabilecek bütün helallerden caydım.
Ağzından taşanlarda kesilmişti nefesim, kapıyı çarpıp çıktığında… duymadığın mahcubiyetinde, kendime mahcup oldum. Tazarrular ettim. Senden bana özürler dizip boynuma astım. Arı duru duygularımı yanlışa çıkaran bozgununda, dizdiklerimden kopup dağıldım. Gelmedin. Yeniden toparlandım, kapı arkasında hazır el pençe divan durdum, yine gelmedin.
Bekleyenin hali ayandı da gelmeyenin hali hangi yüzleşmenin inkarında oyalanmaktaydı? Hangi kibrin yüce dağından bakardı? Muhatabını hangi gururun karşı kefesine koymaya tenezzül etmezdi? Dün kutsadığını, bu gün hangi nazarından düşürüp tefrit ederdi? Merakım soruların içinde kaldı.
Sonunda geldin. Seni ezberlediğim yerden ve ezberini bozmadan. İçimde rüzgarlar dinip üzerime sekinet indiğinde. Beklediğim zamanda değil gönlümün rızasını yitirdiğimde. Kalbimin ayağa kalkacak hürmeti bittiğinde.. İtiraz ve isyanımla taşan sabrımı şükre çevirdiğimde. Itır kokularının çoktan uçtuğu beşinci mevsimde.
Yanlış yerden yapılan özür doğru yerden bağışlanmazmış. Geç gelen özür, vakitsiz, ömrü bitmiş bir ikna çabasıymış. Bilemedim. Açık bırakılan kapılar ‘çıkabilirsin’ fehvasıymış sezemedim..
Ah, uslanmaz aklım! Kendimi çok şey zannedip az olana boca etmişim. Heraklitos ‘’aynı nehirde iki kere yıkanmaz’’ demiş ya hani, suyun deviniminde arınmamış daha bir bulanıklaşmışım. Ve ben kaç kez girmiştim bu nehre ki, suyun coşkunluğunda sendelerken düşürmüşüm aklımı.
Aklını yitiren kınanmasın. Bunu da yitirmeyim diye kalbini eline alıp , vadiler boyunca koşarak aradıkları sorgulanmasın. Almadığı ibretler özrü sayılsın. Çünkü bazen insanın susadığı gayya kuyusunda olurmuş. Eğilemediği, eğilse elini daldıramadığı. Ve insan susamışlığın gafletinden daldırırmış ellerini. Avcunu birleştirip İçtim sandığında içi kaynarmış, ısındım sandığında ayaklarından tutuşurmuş. İstirahat sandığında daha çok yorulurmuş. Zanla konuşmanın bile yasaklığından sakınırken ben, ne çok şey sanmış da aldanmışım. Sandıklarımın zannıyla helak olmuşum.
Ellerimle açmışım bu kuyuyu. Etim ile tırnağım arasını yırtarak. Kuyunun insafı yok o kendi açlığında, yakacak kuru ağaç telaşında. İnsan kendine ne olduğunu kül üstünde ağır ağır tüten ince dumana bakarken anlıyormuş.
Anladığım yerden geldin… ama artık bitti; gün döndü, kerahat vakti çoktan girdi. Bütün yaşayacaklarımıza dair umduğum mübahların zamanı bitti. Bir merhabalık farzı kaldı tanışıklığımızın.
Ne özrünün anlamı kadı ne de mazeretlerinin. En sesli yerimden sessizce, kendime bile mesafeler açıp bağırmadan çıktım. Aklımı nehrin suyunda, kalbimi kuyunun yangınında bıraktım. Bende sana dair hiç bir şey kalmadı. Ama şu kadarını bil ki gücenmiş yanlarımın hakkı sende kaldı.
