Bir başkaydı o sabah. Koyuncular sokağın Arnavut kaldırımı taşlarının her karesine basarken Zehra, ayaklarının altından kuş sesleri yükseliyordu. Sanki yerin altı, gökyüzünden daha çok kuş doluydu. Hayret etti Zehra, bu şehirde bu şehrin göbeğinde bu kadar çok serçenin oluşuna. Bir şüpheye düştü: vardı da o mu yeni görüyordu. Ya da kalbine düşen bu duygu toprağın altında bile cennet mi vaad ediyordu, aşk bu muydu? Bu düşüncelerle yürürken yavaş yavaş azaldı sesler, attığı her adımda geriye yürürcesine çok değil bir yıl öncesine ilerliyordu.
Hep bir kalbur üstünde geçti hayatı. Yanlışa dair ne varsa kum gibi eledi kendini. Çalkalana çalkalana cılız bir bedendi ona kalan. Yoksa bu kusursuzluklarda mı yitirmişti duyu yetisini. Bulamadı cevabını. ‘Neyse ne’ dedi devam etti yoluna. En son açtığı bu kafenin ilk gününde hissetmişti bu yaşam belirtisi kuşları. Köhne iki katlı bir yapıydı kiraladığı. Uzun süren bir tadilat ile şirin bir kafeye dönüştürmeyi başarmıştı sonunda. Ön cephesinin manzarası Ankara’yı başta başa içine alıyordu. Ama rengarenk sardunyalarla donatacağı balkonu onun için daha bir özeldi. Kafenin hemen yanında restorasyonu yapılan tarihi bir cami vardı. ‘Kafem yaradanın evine dayıyor sırtını’ diyerek gülümsüyor kendini daha bir tamamlanmış hissediyordu. Bütün eksikleri bitmiş heyecanla girmişti o gün içeri. Gelecek olan ilk müşterilerini merak etmiş, onlarla bir hatıra fotoğrafı çekinmeyi bile hayal etmişti. İçi kıpır kıpır şarkılar mırıldanarak bir çay koymuştu ilk nasiplerine. Kendine bir kahve yapıp balkonda hanımeli kokusunun şarhoşluğuyla beklerken alt kattan çan sesi gelmişti. Heyecanla zıplamıştı oturduğu yerden. Gelen müşteriler değil sadece bir müşteriydi. Bir kadının olabilecek en güler yüzü ile karşılasa da itibar görmemişti ilgisi. Bir hayal kırıklığıyla istediği kahveyi önüne koymuştu. Mutfak tezgahında meşgulmüş gibi oyalanırken kadının üzgün peş peşe içtiği sigaraya asılı kalmıştı gözleri, bir de yanağından dökülen iki damla ıslaklığa. Müşteri hesabı ödeyip çıktığında ondan kalan fincanı, kül tablasını, çöpe attı. Atarken de ‘Ben’ dedi ‘bütün hüzünlerimden arınıp açtım bu kafeyi, bu kafede keder bulaşmış bir şey istemiyorum’ diyordu kendine bulaşandan ve bulaşacaklardan habersiz.
Müşteri gidince balkona çıktı. Restorasyonu devam eden Camiyi ve işçileri izledi. Yüz yıl sonra herkes bu camiyi bilecek de, kimse bu işçileri bilmeyecek diye geçirdi içinden. Kimliğimizdi restore edilen, anda zamandı, ve de sanattı, tarihti restore edilen. En çok da kulluğaydı secdeye baş eğmeyeydi bu yenilik. Bu düşüncelerle caminin açık camından içeriye takıldı gözü. Bir merdiven üzerinde çalışan kündekarla bir anda göz göze gelmişti. Öyle bir göz gözelik ki gözünü görmekten de görünmekten de kaçıramamıştı. O an o bakışlar ne verdiyse aldı, aldığı kadar genişledi. Genişlediği kadar da derinleşti. Derinliken zefrat sesleri… Yıllardır içinde aşka dair oluşturduğu buzdan sarkıtlar önce damla damla erimeye başladı. Bir anda merdivenin yanında biraz önce kafeden çıkan kadın belirdi. Kündekar bir iki basamaktan sonra atladı merdivenden. Sonra görüşünden çıktılar, içinin sütunlarını kemiren bir tereddütle kalakaldı Zehra.
Günler geçip giderken dirense de kendine, her gün gizli gizli izler oldu kündekarı. Caminin meçhul yerlerinden izlendiğinin farkına varmadan. İlerleyen günlerde arkadaşlarıyla öğle yemeklerine gelmeye başladı kündekar. Arkadaşları güle oynaya sohbet edip yer içerken o daha çok susuyordu. Kaçırdı hep gözlerini Zehra ama hep de kaçırdığı yerde kesişti bakışları. Zamanla sesleri karıştı birbirine. Kelimeler cümle, cümleler aşk oldu.
Bir akşam müşterilerin çekildiği saatte bir çay alıp çıktı balkona. Yoldan gelip geçenlere bakarken bir anda kafeyi açtığı o ilk gün gelen kadını gördü. İçinde bir şeyler ezildi. Bir müzik açtı, hoparlörden Golha yükseldi. Kapattı gözlerini duymadı kündekar Ali’nin geldiğini. Ta ki karşısına oturana kadar. Anladı neden geldiğini de ama neyle kiminle geldiğini kestiremedi.
‘Sendeki bana geldim, beni var kılan sana’ dedi Ali.
Bir hayal kırıklığı Zehrada. Zira aylardır beklediği adamın ‘ sana aşık oldum’ demesini beklerken o kadının kim olduğuna dair açıklama beklerken, şimdi karşısında ete kemiğe bürünmüş bir bencillik olarak zuhur etmişti. Golha’nın nakarat kısmını nağmeleyen kemanın telleri kalbinde titremeye başladı.
‘’Bu kendini sevmektir’’ dedi kalktı sandalyeden.
Tuttu elini Zehra’nın, ‘’sen de benim kalbime bak neyle geldim gör’’
Kimden kalanlarla diye sordu Zehra?
Sanki çatladı Ali’nin göğsü, içinin kaynayan cehenneminden zemheriler sızdı.
‘’Bana mı bu soru, bin yıllık geçmişi incitmeden çivisiz vidasız yenileyen adama beş yıllık geçmiş mi sorulmakta?’’ dedi ve cevap alamayınca çıktı kafeden.
İşte böyle bir günün ertesiydi bu sabah. Bütün gece Ali’ye haksızlık ettiğini düşünüp bağışlanacak yanlarının kefaretini hesap etmeden bir coşkuyla çıkmıştı evden. Girdi kafeye yapılması gereken ne varsa bütün hazırlıkları yaptı. Öğleye doğru caminin çalışanları yine kafeye geldiler. Ali yoktu. Soramadı Zehra ‘o gelmezse ben giderim nasıl olsa’ diye geçirdi içinden. Siparişleri masaya koyarken , çalışanların en genci olan Eren büyük bir paket uzattı Zehra’ya ‘’Ali Bursa’ya gitti dün, bunu sana vermemi istedi’’. O an yeryüzünün, bütün kuşları sesini yitirdi. Aldı paketi mutfak tezgahının arkasına geçip açtı. Bir not aradı bulamadı. Ahşaptan yapılmış bir çerçeve içinde geometrik desenler vardı. Garip ki desenlerin estetiğini bozan koca bir boşluk vardı tablonun alt tarafında. Çalışanlar yemeklerini bitirip çıkarken en yaşlı olanını durdurdu Zehra. Tabloyu göterip,
‘’Bu neyin sembolüdür’’ diye sordu.
Caminin hattatı olan yaşlı adam ‘’bu sembol değil kufi yazısıyla yazılmış yarım kalmış bir ayet. Bakara yetmiş dört’’ diye cevap verdi.
Onlar çıkınca peşlerinden camiye koştu. içeri girince kendi ekseninde dönüp kündekarın elinin değdiği her ahşap parçasına uzun uzun baktı. Mihraba dokundu. Kulağına ondan kalan çekiç sesleri geldi. Köşede duran dolaba yürüdü merakla. Kitaplar arasından kuran mealini alıp çöktü yere. Öyle bir çöküş ki uzun süre kalkamadı oturduğu o yerden.
Döndü kafeye ve bedeli kaç zamanda kaç yılda ödenir bilinmez bir şüphenin kefaretini unutmamak için tabloyu duvara astı.
