Bir çiçek yahut dönemin adı mıdır o? İnsanla kıyaslanabilecek bir temsili de yok mudur? Elbette kainattaki birçok varlıktan ibretle insana yolculuk yaparız. Değil mi ki insan dürülmüş kainattır. Öyle ise her özelliğinde tabiattan bir numune taşır kişi. Sıfatlaşır üzerinde bu özellikler. Benzerlik gösterir emsali olan çiçeklere de…
Hem medeniyetimizde hem de belleğimizde bir çiçekten çok daha fazlasıdır Lale. Harflerini ahenk içinde dizsek yan yana bir remiz olup karşımıza dikilir. Bu yüzden de saygıyı hak eder taşıdığı sembol ile. Osmanlının ihtişamında bir devre adını dahi verir. Zarif, estetik, mimari ve ince bir zevk ile anarız kendisini. Çinide, tezhipte, ebruda da yaşatırız kendisini. Saraylara layık haliyle bahçeleri süslemez sadece. Bir anlayışın karşılığına denk düşer çiçekten öteye ağırlığı ile. Ölçünün, rikkatin, gösterişten uzak, ancak etkileyici bir muhteşemliğin adı olur duruşuyla. Bütün dünya tanır kendisini. Kimi zaman tutku olur kimi zaman ekonomiye katkı sağlar çiçekler diyarından. Anavatanımız gibi köklüdür mazisi. Orta Asya’nın göç yollarını aşarak gelmiştir bugüne. Ne badirelerden geçmiştir o narin gövdesi. Eğlence ile estetiğin yollarında, siyasetle zevkin kollarında devlet aklına yarenlik etmiştir. Neleri sembolize etmez ki, zarafetinin terbiyesiyle?
Oldukça renklidir elbisesi. Her rengi bir hikâyeye denk düşer. Gün olur aşkın yakıcı yüzüne tanıklık ettirir kırmızısıyla. An gelir hüzünle karışık bir sevdaya tutunur sarısıyla. Gün de gelir saflığı temsil eder beyazlığı ile. Affediciliğiyle tertemiz kalbine yolculuk yaptırır. Bir de bakarsınız mor bir renge bürünmüş. Asaleti temsil etmekle yetinmez içsel derinliğini de hissettirir bize.
Baktığınız her yerde görebilir misiniz onu? Zor tabi ki de. Güzel bakabilenlerin göreceği yerleri mesken beller doğrusu. Bir çocuğun heyecanında, bir dertlinin gözyaşlarında. Bir dostun suskunluğunda ya da bir hatıranın içinde. Kimi zaman bir sevgilinin düşünde yahut gülüşünde. Bazen de insanın içindeki boşluğu dolduran özleyişinde.
Baharın müjdecisidir kendisi. Toprağın bağrından göklere boynunu uzatan bir şiir gibi. Edebiyatımızda sevgilinin yanağıdır lale. Medeniyetimizin de sembol çiçeği. İç dünyamızın rengi. Bahçemizin baş köşesindeki başlangıç estetiği. Sabah kalktığımızda çiğ tanesiyle ıslanmış kırmızı dekor. Hatıraların yükünü içine çekmiş ve ağırlığını taşımak için başını aşağı bükerek kendine yaslanmış bir sabır timsali. Kimi zaman da gönüllerde yeşermiş bir ümittir. Zamanın içinde varlığıyla neşet etmiş yaşaması için göz nuru akıtılmış ve uğruna dualar edilmiş bir manadır o.
Sabrına rağmen nazlıdır da bir o kadar. Gönül bahçesinde de süsten öte anlam taşımaz mı hiç? Bir döneme damgasını vurup sonra kaybolmasının nedeni kıymetini öğretmesi için midir? Belki de değersizleştirmeye karşı duruşudur dört mevsim göz önünde bulunmaması. Kanıksanmış rutinleşmeye karşı direnişidir. Zemininden koparılıp başka yerde yeşermesi için zorlanması nedeniyledir bu kayboluş. Başka bahçelerden korunmak için saksılara hapsediliş. Aslında böylesi birkaç mevsim için kurumasına sebeptir. Oysa lale bir çiçekten de ibaret değildir. Kimi zaman çocukluk arkadaşımız gibi bir his verir. Kimi zaman da son aşkımızdır. Bazen bir anne sözü, bazen sabahın “merhabası”dır. Bazen de bir memlekettir, her sokağında hatıralar biriktirdiğimiz. Belki de bize suskunluğun dilini öğreten öğretmenimizdir.
Evet lale, böylece bir iç sembolümüz olur. Geçmişin kapanmış hüznünden çok, şimdiki zamanın içsel derinliğini armağan eder bize. Taç çanağında sakladığı sırlarıyla ketumluğun bilgeliğini öğretir…
Kıssadan hisse, misal aleminden tefekkür, her bahar yeniden doğuşu fark ettirmesiyle.
