KARANLIĞA KARIŞAN GELECEK

Şu anda görüntülediğiniz: KARANLIĞA KARIŞAN GELECEK

Uzun bir yolda ağır ağır ilerleyen bir yük treni gibi geçiyordu hayatımız. Rayların üzerinde metal tekerleklerin çıkardığı ritmik sesler, zamanın durmaksızın akışını hatırlatıyordu bana. Trenin bacasından yükselen buhar, soğuk havada dağılıp kaybolurken, insanın aldığı her nefesin de bir gün tükenip gideceğini düşündürüyordu. Her durakta biraz daha ağırlaşıyor, biraz daha yükleniyorduk hayata. Sanki yaşam, omuzlarımızdaki yükü hafifletmek yerine geleceğimizi boynumuza geçirilen görünmez bir urgan gibi sıkıyordu.

Tren bir istasyonda yavaşça durdu. Polisler vagonları kontrol ederken kaçak yolculuk yapan birkaç aile buldular. İçlerinden biri, kucağında küçücük bir çocuk taşıyan genç bir kadındı. Kadının yüzü yorgunlukla çizilmiş, gözlerinin altı morarmıştı. Korkuyla karışık bir telaş içinde etrafına bakınıyor, sanki birazdan olacakları önceden biliyormuş gibi sessizce bekliyordu. Kucağındaki çocuk aniden ağlamaya başladı. O ağlayış sıradan bir çocuk ağlaması değildi; açlığın, korkunun ve çaresizliğin sesiydi. İnce ve titrek sesi vagonun içinde yankılanırken, içime işleyen bir sızı bıraktı. Kadın çocuğunu teselli etmeye çalışıyor, saçlarını okşuyor, kulağına bir şeyler fısıldıyordu. Ama bazen sevgi bile açlığın ve yoksulluğun önünde yetersiz kalıyordu.

Polisler onları trenden indirirken içimde garip bir hüzün belirdi. İşledikleri suç elbette yanlıştı; fakat insan onların hâline üzülmeden de edemiyordu. Kaçak göçek yaşamak, her gün yarının ne getireceğini bilmeden uyanmak, insanın geleceğinin gözlerinin önünde yavaş yavaş kayboluşunu izlemek ne kadar ağır bir kaderdi. Belki de onları bu trene bindiren şey suç değil, çaresizlikti. Tren yeniden hareket etti. Raylardan yükselen sesler düşüncelerime karışırken gözlerimi pencereye çevirdim. Dışarıda uzayıp giden sararmış tarlalar, çıplak ağaçlar ve ufukta kaybolan yollar vardı. Hayat da böyle değil miydi zaten? İnsan sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyor, ulaşınca da başka bir hedefin peşine düşüyordu.

Kayıp gitmek demişken, insanın gerçekleşmeyecek ihtimaller uğruna kendini tüketmesi ne kadar acı bir şeydi. Günler geçtikçe her şey değişiyor, insanlar değişiyor, umutlar bile başka bir şekle bürünüyordu. Peki ya gelecek? Herkesin peşinden koştuğu o gelecek tam olarak neydi? Bir ev mi, bir iş mi, mutlu bir aile mi? Yoksa sadece bugünün sıkıntılarından kaçmak için kurduğumuz bir hayal miydi? Bu düşünceler arasında kaybolmuşken tren çoktan yol almıştı. Bir süre sonra ince bir ses duydum. — Mendil alır mısınız?

Başımı çevirdiğimde karşımda sekiz ya da dokuz yaşlarında bir kız çocuğu duruyordu. Saçları dağınık, üzerindeki kıyafetler eskiydi. Elindeki mendil paketlerini sıkıca tutuyor, utangaç gözlerle yolculara bakıyordu. Yüzünde çocukluğun taşıması gereken neşe yerine, yaşından çok daha büyük insanların taşıdığı bir yorgunluk vardı. Küçük kızın gözlerine baktığım an içim burkuldu. Hayat onu çok erken büyütmüştü. Belki okul sıralarında olması gerekirken tren vagonlarında mendil satıyordu. Belki oyun oynayacağı yaşlarda ailesine destek olmak zorundaydı.

Bir paket mendil aldım. Teşekkür edip uzaklaşırken arkasından baktım. O küçücük bedenin taşıdığı yük, birçok yetişkinin taşıyamayacağı kadar ağırdı. İşte o an anladım ki bazı insanların geleceği daha başlamadan kararıyordu. Pencereye tekrar döndüm. Güneş yavaş yavaş ufka yaklaşmış, gökyüzünü turuncu ve kızıl renklere boyamıştı. İçimde buruk bir his vardı. Keşke elimden bir şey gelseydi. Keşke o kadının çocuğu korkmadan büyüyebilseydi. Keşke o küçük kız okul çantasını sırtına takıp arkadaşlarıyla oyun oynayabilseydi.

Ama hayat, keşkelere pek yer vermiyordu. Tren rayların üzerinde ilerlemeye devam ederken düşündüm; belki de geleceği değiştiren büyük mucizeler değil, insanların birbirine uzattığı küçük iyiliklerdi. Bir tebessüm, bir yardım eli, bir güzel söz… Belki de karanlığa mahkûm görünen hayatların içinde umut olacak şey buydu. Ve tren yoluna devam etti. Tıpkı hayat gibi; durmadan, beklemeden, geriye dönmeden…

                                                                                MERVE KURNAZ ÖZGÜL

Bir yanıt yazın