Kıyamadığınla Sınanırsın

  • Yazı Tarih: Renk
  • Yazı Tarih: RenkDeneme
  • 1 Yorum0 Yorum
  • Reading time:3 dk okuma
You are currently viewing Kıyamadığınla Sınanırsın

Hayatın labirentinde ilerliyoruz. Karşılaştığımız her zorluk, her kırılma anı bizi biraz daha biz yapıyor. Değerlere tutunuyor, limanlara bağlanıyoruz. Kanatlarımızla sarılıyoruz sevdiklerimize. Bir çocuğun oyuncaklarını sakladığı çekmece gibi saklıyoruz hatıralarımızı. Kimse görmesin, kimse bilmesin, kimse el uzatmasın istiyoruz. Çünkü orası kalbimizin en savunmasız yeridir. Orası kırılırsa, insanın içinden çok şey eksilir. Kıyamıyoruz, kendisi gibi hatırası özel olan kim ve ne var ise.

Kıyamamak, sadece bir şeyi elde tutma arzusu değildir. O, aynı zamanda sınavımızdır da. Belki de bundan olmalı ki, insan en çok neye kıyamıyorsa onunla sınanıyor. Elimizde sıkıca tuttuğumuz, gönlümüzde yer verdiğimiz, bağrımıza bastığımız ve bırakmaya kıyamadığımız o kıymetler derinlerde bir yerde kaybetme korkusuyla besleniyor. Maddi dünyanın somut ve ölçülebilir güvencelerinden bahsetmiyorum. Onlar her zaman telafi edilebilir. Hayatımızın merkezine yerleştirdiğimiz maddi kalelerin ötesine geçen ve en kırılgan yanımızı hedef alan sevdiğimiz insanlardır kıyamadıklarımız. Mahrem duvarlarımızın arkasında sakladığımız bu insanlarımızın yokluğudur derin yaralar açan. O yüzden de zorlu sınav olurlar zaten. Kıyamayız! Sınav, bu kıyamama duygusunun ötesine geçerek dayattığı koşullarla bağlılığımızı test eder. Duygularınız ile gerçekler çarpışırken imtihan edilirsiniz. Kıyamadığınız ne varsa hakikatin duvarına çarptığınızda nefsinizin üzerine basar, trajik bir şekilde teslim olursunuz.

Kıyamamak, aslında o şeye olan bağımlılığımızı, onsuz eksik ve savunmasız hissettiğimizi gösterir. Kıyamadığımız bir şeyi kaybetmek, hayatımızda bir deprem oluşturur. O sarsıntının ardından gelen sessizlikte, enkaz altında kalan kimliğimizle yüzleşiriz. Unutmadan kabullenerek yol almaya çalışırız. Kıyamadığımız şey, en büyük zafiyetimizken hayat bizi en derin bağlarımızdan vurmakla meşhurdur. İmtihan, zaafın olduğu yerden başlar. Ona tutunmak, acı çektirse de onu bırakmak, özgürleştirmez. Kıyamadığımıza kıyamamak, sıkı sıkıya yapışıp kalmaktır. Sınavlar sarsıcı yüzüyle karşımıza çıkar. Kıyamadığımız şeyle sınanırken gölgelerimizle yüzleştirir. Kıyamadığımız her ne ise, onunla birlikte büyümenin yolunu ararız. Onu kalbimizde daha anlamlı bir yere koyarız.

Hayatın garip bir adaleti var. İnsan neyi en çok severse, neye en çok tutunursa, neyi kaybetmekten en çok korkarsa imtihan tam da orada başlar. Sanki o kahredici koşullar kalbin zayıf noktasını biliyormuş gibi. Gelip en çok koruduğu kapıyı çalıyor. Kıyamadığı büyük bağını kesip atıyor. İtiraz da etseniz, inkâr da etseniz, direnseniz de kabullenmeseniz de kötü sonla yüzleştiriyor. Bu yüzleşmeyle bir kez daha anlıyorsunuz ki; insan, kendisine verilen hiçbir şeyin asıl sahibi değildir. Sevdiği insanlar, kurduğu hayaller, sahip olduğu imkânlar hepsi birer emanettir. O emanet, günü geldiğinde geri alınır. İşte o zaman fark ediyorsunuz; sevmenin sahip olmak değil, emanet bilmek olduğunu. Sadece sarılmak değil bazen ellerini semaya kaldırıp teslim olmak olduğunu. Yanında tutmak değil kalbinde taşımak olduğunu. Sevilenin izlerini ruhunda taşımak gerektiğini. İçin acıya acıya, yüreğin titreye titreye kalbinin kıyamadığı yerden sınandığını derin bir fark edişle anlamayı. Terbiye olunmanın bir başka boyutunu…

Neye kıyamıyorsanız onu Allah’a emanet etmeyi…

Bir yanıt yazın