Kişisellik kavramı, bireyin öznel deneyimlerini, duygularını, tercihlerini ve algılarını kapsayan bir tanım. Bir yiyeceğin lezzeti, bir sanat eserinin güzel bulunması, renk tercihi gibi yargılar büyük ölçüde kişiseldir. Günümüzde birçok insan, öznel duyumları ile nesnel hakikatleri birbirine karıştırmaktadır. Yahut işine öyle geldiği için “ben öyle hissediyorum, böyle düşünmüyorum, durum böyledir, düşüncenize katılmıyorum” gibi savunma geliştiriyorlar.
Postmodern düşünce, hakikati göreceli hale getirmek için yoğun çaba harcıyor. Kaotik yapıya zemin hazırlayan farklı hakikatler ortaya çıkarılıyor. Herkesin doğrusu ve hakikati kendine diyerek çatışmayı körüklüyor. Ortak değerler etrafında birleşmek yerine “bana göre” etrafında şekillenen çok seslilik üzerinden ayrılıkların çatışmasından besleniliyor. Oysa bu yaklaşım kendi içinde mantıksal çelişkiyi de taşımaktadır. Böylesi insanın tabiatına da aykırılık teşkil eder. Toplumsal yapının düzenine de darbe vurur. Eğer her şey göreliyse, bu iddia sahiplerinin kendisi veya düşüncesi de göreli olmaz mı? O zaman bu savın evrensel bir geçerliliğinden bahsedilemez. Bilimsel pratik ve genel geçer dünya hakikatleri de bu yaklaşıma mesafeli durur.
Hakikate ulaşmanın güvenilir araçlarından olan bilim de inancın ilkeleri de “kişisel olmama” ilkesini benimser. Mademki insan sosyal bir varlıktır. Cemiyet hayatının içinde yaşamaktadır. Çevresiyle iletişim içindedir. O zaman “bence böyle” diyerek kendi başına bir sistem oluşturamaz. Aksi halde marjinal kalır yahut kendisini kandırmaktan öteye gidemez.
Hakikat, bireyin kendi duygu, inanç veya bakış açısına göre şekillenmez. Kişisel yorumlarımız, deneyimlerimiz ve önyargılarımız hakikati değil, yalnızca ona yaklaşımımızı etkiler. Hakikat, hiç kimsenin “bence”si değildir. Güneş’in doğudan doğması nasıl herkes için geçerliyse, hakikat de öznel tercihlere bağlı kalmadan var olur. Bir kişi için “soğuk” olan hava, başkası için “serin” olabilir; ancak termometrenin ölçtüğü derece değişmez. Hakikat ortak, genel geçer ve sabit olandır. Onu inkâr etmek ya da çarpıtmak, gerçekliği değiştirmez. Bu yüzden kişisel arzulardan arındırılması zaruridir. Aksi halde kendi görüşünde iddia eden ancak hakikatle çelişen, “bana göre yanlış değil, ben yapıp ettiklerimi doğru buluyorum” demek sadece yanılgıyı artırır. Yanlışın ‘yanlış’ olmadığını savunmak ve ilmi gerçeklere aykırı söylem geliştirmek inatçılıktan başka bir şey değildir. Güneş kadar çıplak olan gerçeği inkâr ve inat kapatamaz. Bu nedenle hakikat, herkesin üzerinde uzlaşabileceği, kişisel arzulardan ve beklentilerden bağımsız bir zemini bizlere armağan eder. Ahlaklı olan, “Yaptığım veya söylediğim yanlıştı. Ama ben bu hataya düştüm, maalesef!” diyebilme erdemini gösterebilmektir.
Aksi halde kişinin sadece kendi yaşadıkları üzerinden hakikati tanımlaması yahut gerçekliğin tamamı sanması yanılgıdan başka bir şey değildir. Tecrübe, hakikatin bizzat kendisi değildir. Belki ona açılan pencerelerden sadece biridir. Her insan farklı bir yerden bakar. Kimi dağın eteğini görür, kimi zirvesini. Fakat dağ, bakan gözlerden bağımsız olarak orada durur.
Evet hakikat, arzularımıza, düşüncelerimize ve yanılgılarımıza göre şekil değiştiren bir gölge değildir. Sevgimizle büyümez, öfkemizle küçülmez. İnkâr etmekle yok olmaz. Onu kabul etsek de etmesek de hep varlığını sürdürür. Bu yüzden inatla kendi fikrini mutlaklaştırma yanılgısında ısrar etmek değil, hakikatin karşısında teslim olmak ve tevazu gösterebilmek doğru olandır…
