Günlerden pazar. Gün ışığının perdeyi delip geçtiği, aydınlığın tam ortası. Zamanın kalplerden bir çırpıda geçmediği vakitler… bu dinginliği Anna Karenina’nın Vronsky yanılgısıyla ödediği o ağır bedelin acısıyla bozuyorum. Sonuna geliyorum filmin. Tren raylarının üzerinde ağır ağır yürüyor Anna. Uzaktan duyulan ve yavaşça artan tren sesinin dehşeti doluyor eve. Durduruyorum ekranı.
Tolstoy evinde. Cenin gibi kıvrılmış, müntehir kıldığı kadının ardından gözyaşı döküyor. Bir yazar, kendi kalemiyle kurban ettiği kadına neden ağlar? Aşkın sınır tanımaz cesaretiyle balolarda kuğu gibi süzülüşüne, coşkusunu sayfalarca nakşettiği anların yitişine mi? Yoksa bir kadının toplumdan hatta kendinden dahi tecrit edilişine mi?
Tolstoy Anna’nın kalbine genleşen bir nokta koymuş. Hiç durmadan genişleyecek olan bu kalbi, alıp da sığacağı bir odaya yerleştirmemiş. Bu hep böyle olur aslında. Ruhu geniş kadınlar kendinin farkına varmadan, varanlarca toplumun dar odalarına kapatılır. Üstelik bu odaların tavanları da hep basıktır. Pencereleri boylarına, ruhlarına fersah fersah uzaktır. Kırsa kapıyı ardı uçurum. Anna ‘nın gözü üzüm gibi kara. Düşmeyi göze alanlardan. Ama değmeyecek olanın uğruna düşeceğini hesap edemez. Çünkü kendi genişliğinde kaybolanlardandır.Hesap etse de “değdi” diyeceği adam Tolstoy’un kaleminin ucundadır.
Olsundu, çıkmıştı o dar odadan. Olsundu, uçurumun ucuyla üzerine düşeceği rayların arasındaki o mesafede mutluydu: gaflette olduğunu henüz bilmezken… bu kaderinin vebali Tolstoy’un boynunaydı. Mürekkebi Anna’nın kalbine boca edip noktayı virgülü Vronsky’nin keyfi insafına bırakan oydu. Varsın Anna ayıplansın yargılansındı.
Zaten insanlar, ölenlerden çok yaşayanları yargılar. Yaşarken yargılanan Anna ölünce, ‘’aşkının mağduru, baş edemediği duygularının masumu” oldu. Ölmüşlüğünün acziyetinde bağışlanmışlar yanına koyuldu. “Kendi etti, kendi buldu” diyenler de çok uzatmadılar dilini. Çünkü hayatta olanlar hâlâ yaşıyor olmanın gücündedir. Ölenleri kendi kuvvetlerine denk görüp de küçültmezler asaletlerini. Durmazlar üzerinde artık. Bilirler ki ne kadar çok dururlarsa, durduklarının altında boylu boyunca uzanırlar. Hep bir ağızdan kuracakları cümleyi pay ederler aralarında. Pay ettiklerine bir o kadar pay bırakarak: ‘’Tanrı affetsin şaştı ,yanıldı. Çok da kötü kadın değildi Anna… ” yaşasaydı laneti dünyanın başına bela!
Ne garip, dünyanın çarkları durmaksızın dönmüş, dönmüş de bu güne gelmiş. Bir kadın aldanışının sızısı yüz elli yıl sonra güzel bir pazar gününün havasına sinip ciğerlerime dolmuş. Aşkın göklere çıkardığı bir kalbi tren raylarına düşürüşüyle acıtmış yüreğimi.
Aşktan ölmüş kadınlar hücum ediyor zihnime. Hayır, aşktan değil; kendi kalbindeki eminliği muhatabında var etme çabasından ölenler. Bir anlık bakışa bir ömürlük bakış ekleyip de, emr-i ilahiyle gözlerinden tutuşmaya başlayanlar. Madam Bovary düşüyor aklıma.
Güzel sevildiğini biliyor, fark ediyor da makbuzunu iade etmiyordu Vronsky’ler, Rodolphe’lar. Mazeretler sunuyorlar gönüllerine hiç almadıklarına. Ben iken, biz olmanın vergisi ağır geliyor onlara. İçilmiş bir şarabın keyfi sarhoşluk geçinceye kadar. İçilmiş bir fincan kahvenin hatırı ise fincan soğuyana, kahvenin kokusu dağılıncaya kadar onlar için. Sonrasında evini kalbini dolduran kadının varlığı, ağırlığa dönüşür birden. Madamlar hiç duyulmamış bir sezgiyle hissederler bunu.
Kalbin genişliğinde ancak bu kadar düşülebilirdi. Kalkmak ister düştüğü yerden. Hafiflemek için izzetini kurtaracak bir lütuf bekler muhatabından uzun uzun. Ama gelmez. Adam kırdığı onurun üstünü örter, kadın kırılmışlığının, aşağılanmışlığının. Aşağılayanın ayıbını örtmek de kadına düşer. Bir tiyatro sahnesinin son perdesini oynar gibi. Kendi asıl gerçeklerini saklarlar birbirlerinden. Kapatırlar perdeyi.
Ah Haddini bilmeyen kadın kalbi! Bir kapı, bir gönül kendine aralanmaya görsün. Yerleştim rehavetiyle uzanırken, aklını yitirmeden cetvelle kapı aralayanın hudut tellerine takılırmış. Eli kolu yırtılarak çıkarmış kovulduğu kapıdan. Evine dönecek yüzü ,başını dik tutacak boynu kalmazmış. Dilinde tekerleme gibi bir kelime: “Değmezmiş!” kendinden bu kadar vazgeçmeye. Kendi duygularıyla şekil verip biçtiği kalıpların zamanına da kumaşına da acırmış.
İşte bütün Madamların sonu böyle oluyormuş. Toplumun dar odalarının basık tavanları, boşuna inşa edilmezmiş. Tolstoy’un kalemine, mürekkep bereketli olsunmuş. Karakterlerin kaderini, kazasını yazmak, yazarın hakkı olmalıymış. Bütün Madamlar, bile bile aldanmışlığının bedelini mahşerin hesabına kalmadan ödemeliymiş.
Bugün pazar. Bir buçuk asır gerilerden yaşıyorum günü. Madam Bovary… Anna’dan yirmi bir yıl önce yürüyor zehri içmeye. Sonundan kaçtığım filmin oynatma tuşuna basıyorum yeniden. Anna rayların üstünde. Onurunu tren makaslarının altında liğme liğme parçalayarak temizlemekte.
Günlerden pazar…
Didem Madak sesleniyor ötelerden.
“Anna Karenina’yı taklit ediyor zaman.
Atıyor kendini raylara.
Neden her aşk,
Bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka…“
