Pencerede vuran aydınlığı görünce tan yerinin ağardığını düşünüp doğruldu yatağından. Yaşamın tüketmeye iştahlı hayranları caddelere dolmadan, çöp arabaları mesaiye başlamadan dünün gündüzünden ve akşamından bıraktıklarını toplamak için bir an önce çıkmalıydı. Derme çatma evininin soğuk akan, kesici suyuyla elini yüzünü yıkadı. Su, gözünün çapağını temizlerken, bıçak gibi keskinliğinin titretmesiyle sanki hayata uyandırıyordu. Toplayacağı atıklar aklına gelince insanoğlundan sebep, dünyanın gözünden salgılanan çapağa, okyanuslar bile bir tas abdest suyu kadar kifayetsizdi. Ama insanlar için yaşamda yer edip kabul görmek için bu kadarı kafiydi. Yarım ekmek, biraz zeytin, biraz da peynir hazırlayıp poşete koydu. Sarı rengi çoktan siyaha dönmüş eldivenlerini kapı ağzındaki dolabın üstünden aldı ve evden çıktı.
Kömürlüğün karanlığında bekleyen devasa çuvallı arabasının tutamaçlarına uzandı. Gövdesini öne eğip, arabasının ağırlığını sırtına doğru vererek çekmeye başladı. Kazanacağı üç beş kuruşa giden yolda rükûa gider gibi eğildi. Birkaç metre ilerlemişti ki havanın tekrar karardığını fark etti. Okulda buna fecr-i kâzip demişlerdi. Yani yalancı aydınlık. Uykusunun en derin yerinde aldanıp uyanmışlığın öfkesini bir duvarın dibine tükürerek çıkardı. Arabasının tutamaçlarını sıkıca kavrayıp devam etti yoluna.
Uğradığı her çöp konteynerinin içinden, sağından solundan bulduğu plastik ve karton kutuları sıkıştırıp arabasına atıyordu. Tam arkasını dönmüş yine arabası ile meşgulken çöp konteynerın arkasında bir tıkırtı duydu. Gecenin karanlığı sokakların isi pası üstüne sinmiş bir köpeğin ışıldayan gözlerini görünce rahatladı. Ne havladı, ne de kaçtı. Usulca arabanın yanında durdu. Hayatın artıklarını ayıklayıp yaşamı sürdürenlerin ortak buluşması gibi bir tanıdıklıktı sanki. Eldivenlerini çıkardı arabanın kenarına astığı poşetteki ekmeği tam ortadan bölüp önüne koydu. Köpek, kayıtsızca kuyruk bile sallamadan, teşekkür etmeden önüne koyulanı yerken, o da kafasını okşadı. Rızkını başkalarının atıklarıyla bulanların ortak kaderini paylaştılar.
Ne kadar ilerledi bilinmez, gün çoktan ağarmıştı. Villaların olduğu semte yaklaşmıştı artık. Ölüm sessizliği gibi bir ıssızlık hakimdi buraya. Zenginliğin coşkun bir gürültüsü varsa, o da bu sessizlikti. Diğer semtlerdeki yaşamın o bağıran telaşlı gürültüsü, kırık dökük yolları ne kadar yorucu ve tehlikeliyse şu betondan duvarların, villaları saklayıp koruyan ağrlığın önündeki asfalt yollar dahi camdan yapılmışçasına pürüzsüz kusursuzdu. Çekçek arabasının tekerlerinin çıkardığı ses, sanki bu kırılganlığı kıracakmışçasına huzursuzluk duyuyordu. Önüne çıkan bir konteynerin etrafı kâğıt ve kartonlarla doluydu. Bu gidişle bu gün işi erken bitecekti. Çöpe yaklaştı yığıntı halinde küçüklü büyüklü broşürler etrafa saçılmıştı. Avuçlayıp arabasına atacaktı ki birini eline aldı. Geçen hafta, bin bir heveslerle bayram coşkusu gibi mitinglerin arkasından yapılan seçimlerden kalma broşürlerdi bunlar. Güzel bir takım elbise içinde bembeyaz dişleriyle gülümseyen bir yüz. Hemen altında yazan ‘’Hep birlikte güzel bir gelecek için…’’ sloganı yazıyordu ve son kelimenin yanına üç nokta koyulmuştu. Bu üç noktaya asılı kaldı gözleri. ‘’Siz düşleyin, hayalini kurun biz yapalım’’ kılıfı mıydı bu? Ne kadar da benziyordu sabahki o yalancı aydınlıkla bu kâğıtlar. Biri çöp kutularının tepesinden ışıldıyor, diğeri içinden. İkisi de insanı aynı yerden uyandırıyordu. Biri uykudan diğeri hayalden! Kalanları da topladı. Çuvalına, hatta teraziye çok bir ağırlık etmezdi bunlar ama dünyanın görünen ve görünmeyip hissedilen bu yalanlarını taşımak ağırdı. Bunlar başkalarına para etse de çöpten toplanırken para etmiyordu.
Bu düşüncelerin ağırlığıyla adımları yavaşlamıştı ki bir villanın üst katındaki pencereden orta yaşta bir kadın seslendi. Birkaç koli vereceğini ama ağır olduğu için kapıya kadar gelmesi gerektiğini söyledi. Katmer katmer kırmızı güllerle kaplanmış sarmaşıklı demir kemerden içeri girdi. Güllerin kokusu burnundan gitmemişti ki kapısı açılan evin içinden yapay da olsa daha etkili bahar kokusu yayılmıştı. Bu koku yalnız genzini değil bedenini sarmıştı. Kadının üst üste koyduğu üç koliyi eşikten alırken dili ile dişi arasında teşekkür ederek kaçarcasına uzaklaştı. Sesi gür çıkarsa bu hanenin eşiğinde kalacak da elit sessizliği delecek, şu ferahlığı kirletecekmiş gibi korkmuştu. Bahçe kapısındaki basamaktan inerken üstteki kutuyu düşürdü. Yorgunluğun öfkesiyle bir tekme de o savurdu kutuya. İçindeki yazıcılardan çıkmış ders notları, ders kitapları, roman ve dergiler savruldu etrafa. Biraz soluklanmak için kaldırıma oturdu. Dağılan ders kitaplarına uzun uzun baktı. Harçlığını çıkarmak için çalıştığı duman altı mekanlardan döndüğü gecelerin sabahında ihtiyar profesörlerin amfi salonlarında eko ile gelen sesleri kulağından yavaş yavaş uzaklaşırken o da o salonlardan eriyerek kaybolmuşu.
On beş yıl… nice işlere girip çıkmıştı da en sonunda kimseye hesap vermeyen çekçek arabasında karar kılmıştı. Çünkü girdiği her iş kolay ekmek vaad ederken içine girdiğinde, üç kişinin yapacağı işi bir kişinin omzuna sırtına yüklerdi. Verilen sözler tutulmaz yapılan faza mesailerin ücreti maaşa eklenmezdi. Bir bir topladı yere saçılanları. Bir bir topladı saçılmışlığını… Bin bir emekle yazılmış gelecek vaad eden bilgileri çuvala bastı.
İyice ağırlaşmıştı arabası. Var gücüyle çekmeye başladı. ‘’Bu günlük bu kadar yeter’’ deyip evinin yolunu tutmuştu ki, karşıdan el ele tutuşmuş gelen genç bir çifti fark etti. Zeynep’i geldi aklına. On beş yıl öncesine yürür gibi yürüyordu şimdi, ağır ağır. Sona yaklaştığını bilmeden gittiği o buluşmada, Zeynep’in sessiz durgun bakışları, tutuk konuşmalarını anlamlandıramayıp hissettiği o tereddütlü acıyı hatırladı. Bir sonraki buluşmada ‘’döneceğim’’ deyip kısa bir veda ile şehirden gitmişti. Ama biliyordu, dönecek olan bu kadar kısa vedalaşmaz arkasında böylesi kopuk bir bağ bırakıp gitmezdi.
”Demek dünya hep böyle dönüyor, insan, her yeni güne biraz da fecr-i kazip’le uyanıyor da sadece fark etmiyordu.” diye düşünürken evinin yolunu tuttu.
