Kilitli kapı birden aralandı. Üstelik ne bir ses duyuldu ne de bir rüzgâr etkili oldu. Kendiliğinden, bir insan etkisi olmadan… Bazı kilitli kalpler de böyleydi işte. Kapanır, kilitlenir ve asla girilemez gibi görünürdü. Bazı eller maharetlidir: Dokunmaya yeltenince açar bütün kilitleri.
Bir gün biri dokundu Meryem’in kalbine. Kapalı kapısından güneşi soktu önce. Sonra sırasıyla huzur, dostluk, sevgili, eş ve yoldaşlık aşıladı bedenine, ruhuna. Saatlerce sohbetler yapıldı. Bazı günler 24 saatten çok daha fazla sürdü. Derinlemesine yapılan her sohbet ruha şifa oldu. İlk kez dokundu ruhuna. İlk kez sevdi kendini. Bir yuva aşılanan benliğine hayranlıkla baktı. Ruhu ne kadar da anlam kazanmıştı. Daha önce neden karşıma çıkmadı diye geçmişe serzenişte bulundu. Ah, benliğine kavuşmuş herkesin düşünmesi, bir anda buraya dönüp sitem etmekle başlamaz mıydı?
Kilitli kapıdan çıkaran güzelliğin, daha kötü ve huzursuz olarak bırakılacağından bihaber dışarıya adım attı. İnsanoğlu balıktan daha unutkan bir yapıyla yine güven duydu ve yine kaybetmek adına bir anı daha eklenecekti hafızasına.
Günler geçti. Ardından geceler… Zaman, insanın en büyük sırdaşı olduğunu bir kez daha kanıtladı. Önceleri her köşede onu aradı Meryem. Bir cümlede, bir şarkıda, bir kahve kokusunda… Bir zamanlar birlikte anlam yükledikleri ne varsa şimdi koca bir sessizliğin içinde yankılanıyordu. Bir başkasının varlığıyla anlam kazandığını sandığı hayat, yokluğuyla yeniden anlamsızlaşmıştı.
Peki, gerçekten öyle miydi?
Bir sabah aynanın karşısında durdu. Uzun zamandır yüzüne bu kadar dikkatle bakmamıştı. Gözlerinin içinde bir yabancıyı arar gibi kendisini süzdü. Sonra birden fark etti. O günlerde yüzünü aydınlatan tebessüm, bir başkasının eseri değildi. Saatlerce süren sohbetlerde açığa çıkan düşünceler, onun zihninde çok önceden beri bekliyordu. Birlikte kurulan hayallerin heyecanı, kendi ruhunun hâlâ hayal kurabilen tarafına aitti. Peki, bütün bunları neden bir başkasına mâl etmişti?
Belki de insan, kendisine yabancılaştığında kendi güzelliklerini başkalarının gözlerinde arıyordu. Birinin onu görmesiyle görünür, birinin onu sevmesiyle sevilmeye değer, birinin ona dokunmasıyla yaşamaya layık olduğunu sanıyordu. Oysa insanın kendisine kavuşması için bir başkasının varlığına ihtiyacı yoktu. Bazen bir insan yalnızca yıllardır kapalı duran pencereleri aralayan bir rüzgârdı. Pencereyi açan değil, içerideki havayı değiştiren…
Meryem, yaşadıklarını bir kayıp olarak görmeyi bıraktığında başka bir kapı aralandı önünde. Bu kez ne bir el uzanmıştı ne de bir yabancı anahtar çevirmişti. Kendi elleriydi kapının tokmağını tutan. İlk defa bir yere ait olmanın, bir başkasına ait olmak anlamına gelmediğini kavradı. Huzurun bir insanın avuçlarında saklı olmadığını, sevginin önce kendi ruhunda filizlenmesi gerektiğini anladı.
Geçmişe dönüp baktığında artık öfke duymuyordu. Çünkü bazı karşılaşmaların ömrü kısa, bıraktığı izler ise uzun olurdu. Bir insanın hayatından çıkması, onunla yaşananların da silinmesi demek değildi. Belki de bazı insanlar, bize kendimizi göstermek için uğrardı hayatımıza. Onları sonsuza dek yanımızda tutmak değil, onlarla karşılaştıktan sonra kendimizden ne öğrendiğimizdi asıl mesele.
Meryem artık aynı Meryem değildi. Ama değişen yalnızca kendisine bakışı da değildi. Dünya, bir başkasının gözlerinden ödünç alınmış bir güzellik olmaktan çıkmıştı. Sabahın ilk ışıkları, yağmurdan sonra toprağa sinen koku, yarım kalmış bir kitabın sayfaları, hatta kendi sessizliği bile başka bir anlam taşıyordu. Hayat, birinin gelip tamamlamasını beklediği eksik bir cümle değildi. Kendi başına da anlamlıydı.
Şimdi anlıyordu. Hane-i Saadet, dört duvar arasında kurulan bir yuva değildi yalnızca. İnsan, kendi ruhuna sığınabildiği, kendisiyle barışabildiği ve varlığını bir başkasının onayına ihtiyaç duymadan sevebildiği yerde de saadeti bulabilirdi.
Ve Meryem, yıllarca başkasının açmasını beklediği kapının anahtarını nihayet kendi içinde bulmuştu.
