İnsan, Kendine Ne Zaman Yabancılaşır?

Şu anda görüntülediğiniz: İnsan, Kendine Ne Zaman Yabancılaşır?

“İnsan bazen dünyayı anlamaya çalışırken kendinden uzaklaşır; sonra bütün ömrünü yeniden kendine varmanın yollarını arayarak geçirir.”

İnsan, hayatı boyunca pek çok yere yetişmeye çalışır. Birilerinin beklentilerine, zamanın hızına, dünyanın bitmek bilmeyen telaşına… Her sabah biraz daha büyüdüğünü sanırken belki de kendinden biraz daha uzaklaşır. Çünkü büyümek her zaman olgunlaşmak, ilerlemek her zaman yol almak değildir. Bazen insan, yürüdüğü yolun sonunda kendisini değil, başkalarının olmasını istediği kişiyi bulur.

Peki, insan kendine ne zaman yabancılaşır?

Belki ilk kez, istemediği bir şeye sırf kırmamak için “evet” dediğinde… Belki içinden geçenleri anlatmak yerine anlaşılmayacağını düşünüp sustuğunda… Belki de bir gün aynaya baktığında gördüğü yüzü tanıdığı hâlde, o yüzün ardındaki insanı tanıyamadığında.

Yabancılaşmak, her zaman büyük kopuşlarla gerçekleşmez. Bazen küçük vazgeçişlerin toplamıdır. Bir hayali ertelemek, bir duyguyu inkâr etmek, kendi doğrularını başkalarının onayına sunmak… İnsan, kendinden her uzaklaştığında bunu fark etmeyebilir. Çünkü insanın kendisine yabancılaşması, çoğu zaman alışkanlıkların sessizliği içinde gerçekleşir.

Zamanla başkalarının sesini kendi iç sesinden daha çok duymaya başlar. Nasıl yaşaması gerektiğini, neyi istemesi gerektiğini, hatta neye üzülüp neye sevinmesi gerektiğini bile dışarıdan öğrenir. Bir süre sonra kendi hayatını yaşamak yerine, hayatının başkaları tarafından kabul edilebilir bir biçimini yaşamaya çalışır.

Oysa insan yalnızca toplumun içinde var olan bir varlık değildir; kendi içinde de bir dünyadır. Bu dünyanın kapıları her zaman başkalarına açılmaz. Bazen insanın kendisine bile kapalıdır. Çünkü kendini tanımak, yalnızca sevdiği yanlarını keşfetmek değil, yüzleşmekten kaçtığı taraflarını da kabul edebilmektir.

Kendini tanımak, insanın kendisine sorduğu en zor soruların karşısında kaçmadan durabilmesidir.

Belki de bu yüzden sessizlikten korkarız. Gürültü, düşüncelerimizi bastırır; kalabalıklar, kendimizle karşılaşmamızı geciktirir. Sürekli bir şeylerle meşgul olmak, içimizde cevabını bekleyen soruları bir süreliğine susturur. Fakat ertelenen her soru, zamanı geldiğinde yeniden karşımıza çıkar.

İnsan kendisinden ne kadar kaçarsa kaçsın, kendi varlığının izlerini bütünüyle silemez. Bir şarkının ortasında, eski bir sokağın köşesinde, hiç beklemediği bir hatıranın içinde kendisiyle yeniden karşılaşır. Ve o an anlar ki kaybettiğini sandığı şey belki de hiç kaybolmamıştır; yalnızca uzun zamandır dinlenilmeyi beklemektedir.

Belki hayatın asıl meselesi, kim olduğumuzu bulmaktan çok, kim olmadığımızı fark etmektir. Bize ait olmayan beklentileri, içimize yerleşmiş korkuları ve sırf kabul görmek için benimsediğimiz kimlikleri birer birer ayırt edebilmektir.

Çünkü insanın kendine dönüşü, her zaman yeni bir başlangıçla değil, bazen bir vazgeçişle başlar.

Bir gün herkesi memnun edemeyeceğimizi, her soruya cevap bulamayacağımızı ve her yolun bize ait olmadığını kabul ederiz. İşte o gün, hayatın yükü hafiflemese bile yürüyüşümüz değişir. Başkalarının gözünde kim olduğumuzdan çok, kendi içimizde kim olduğumuzu önemsemeye başlarız.

Belki de insanın en büyük özgürlüğü, kendisi olabilmek için kimsenin iznini beklememesidir.

Sonunda insan, dünyada kendisine bir yer aramaktan vazgeçip kendi içinde bir yer kurmayı öğrendiğinde olgunlaşır.

Ve belki bütün yolculukların sonunda bizi bekleyen şey, yeni bir insan olmak değil; bütün uzaklaşmalarımıza rağmen içimizde sessizce bekleyen o eski, sahici insana yeniden kavuşmaktır.

Çünkü insanın kendine dönmesi, geçmişine geri dönmesi değildir. Kendini ilk kez gerçekten görmeye başlamasıdır.

S. Aycan Göktaş

Bir yanıt yazın