Sessizliğin Gizemi

  • Yazı Tarih: Renk
  • Yazı Tarih: RenkDeneme
  • 1 Yorum0 Yorum
  • Reading time:3 dk okuma
You are currently viewing Sessizliğin Gizemi

Bitki kökleri toprak altındadır. Görünmez ama sessizce besleyip ağacı büyütür. Kökü olmayınca kururlar. İnsan da bir bakıma bitkiye benzer. Onu güçlü yapan şey, anlattıkları değildir. Sabırla sükûnetle ve sessizce taşıdığı imtihanlarıdır. Zaten olgunluk, yaşanan acıları meydana saçmak ve ilan etmek değildir. Sabırla yoğurulan her sıkıntı insanı güçlendirmeye devam eder. Çağımız konuşmayı artırırken anlamayı azaltmıştır. Herkes durmadan bir şeyler anlatıyor. Ancak kimse dinlemiyor. Herkes sığ yerlerde görünmek istiyor, kimse derinleşemiyor. Gürültü arttıkça hakikat geriye kaçıyor. Belki de bu yüzdendir en doğru hikâyelerin kalabalıklar ortasındaki sessizce yürüyen insanların omuzlarında taşınması.

Bazen yaşlı bir adamın uzaklara dalan bakışı, bazen mezar başında dua eden bir annenin titreyen elleri, bazen de gece herkes uyuduktan sonra pencerenin önünde sessizce ağlayan bir insanın iç çekişleri. Bunlar, gerçek hikâyenin izleridir. Acının en saf hâlidir. Gösterişe de tenezzül etmez. Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem: “Kim Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa ya hayır söylesin ya da sussun.” buyurmuştur. Bu hadis, susmanın pasiflik olmadığını gösterir. Gereksiz sözden uzak durmak, hikmetin kapısını aralamaktır. Nice kavga, nice kırgınlık, nice pişmanlık, söylenmeyen birkaç cümle sayesinde hiç yaşanmayabilirdi. Onu konuşmak ise büyütmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Tasavvuf büyükleri nefsi terbiye etmenin yollarından birinin de sükût olduğunu uygulama olarak müritlerine ders olarak verirler. Çok konuşmak, çok uyumak ve çok yemekten onları uzak durmaya teşvik ederler. Çünkü çok konuşan nefis güçlenir, çok dinleyen ruh ise olgunlaşır. İnsan sessizlik denizine daldığında kendisiyle yüzleşir. Akseden aynada kendini görür. Orada ne alkış vardır ne de bahane. Sadece kendi ve vicdanı bulunur. Peki bir insanı en çok ne zaman anlarsın? Konuştuğu zaman mı, yoksa sustuğu zaman mı? Kelimeler bir yere kadar dayanır, sonra tükenir. Sonra sadece boğazda düğümlenen bir yumru kalır, gözlerde donan bir bakış, odanın dört duvarına vuran o tanıdık sessizlik. O sessizlik ki, içinde bütün hikâyeler saklıdır. En canlısı, en çıplağı, en hakikatlisi. Bu yüzden insanı sustuğu zaman anlamak gerçek marifettir diyorum. Zaten bu anlayışı sergileyebilenlere sosyal ilişkilerde dost denilmiyor mu?

Hayatın en ağır yüklerini taşıyan insanlar çoğu zaman en az şikâyet edenlerdir. Çünkü bilirler ki her yaranın anlatılması gerekmez. Hayat bize bunu öğretir: Gürültü geçicidir, sessizlik kalıcıdır. Fırtına diner, dalgalar sakinleşir ama denizin derinliği hep yerinde kalır. İnsan da böyledir. Onun hakikati sesinde değil, derinliğinde gizlidir. Bu yüzden en güzel dualar fısıltılı sözcüklerle sunulur. En gerçek pişmanlık gözyaşı tövbesiyle ıslanır. En büyük sevgi fedakârlıkla ölçülür. En doğru hikâye suskunluk ile yazılır. Çünkü susan insan, kötü söz söyleme ihtimalini ve kırmak eylemini de susturur. Kalbi konuşur, bakışları konuşur, aklı konuşur sabrı ispat eder…

Demek ki her sessizlik boşluk değil, her susan söyleyecek sözü olmayan biri değildir. Dilinin kemiksizliği nedeniyle söylemeye cesaret edemediğini yüreği her gün yeniden yaşar. Sessizlik kimi zaman en büyük çığlıktır. Derin yara görünmeyen, hakiki hikâye satırlarla olduğundan ziyade sabır ile yazılandır. Kelimeler insanın aklını ve dışını anlatsa da sessizlik ruhunu anlatır. Ne mutlu o hikâyenin dilini bilip okuma becerisini gösterenlere…

Bir yanıt yazın