İnsanın kendiyle hesaplaşması, en çetin mücadelelerden biridir. Düşünsenize; dışarıdaki düşman bildiklerinle değil, içerdeki benlik ile mücadele etmek… Hiç kimse için öyle kolay bir iş olmasa gerek. Bu mücadele içerisinde bazı duygu ve kavramlar giriyor devreye. Kin gütmek, cezalandırmak ya da affetmek gibi. Evet affetmek…Çoğu zaman başkasına yöneltilen bir merhamet duygusu olarak tanımlanır bu kavram. Halbuki sadece başkasını değil, kendini de affetmeli insan.
İnsan, kendi kusurunu en iyi bilen, kendi içindeki kırılmaları en derinden hisseden varlıktır. Bu kırılmalar neticesindeki benlik mücadelesinde kişinin kendisini affetmesi öyle kolay olmaz elbette. Kişi öncelikle acziyetini bilmelidir. Büyüklerimiz acziyetin farkına varmayı kulluğun özü sayarlarmış. Yok oldukça varlık bulmak yani. Mevlânâ, “Acziyetini bilmek, kudretin kapısını açar” der. İnsan, kendi gücünün sınırlı olduğunu kabul ettiğinde, hakikatin ışığına yaklaşır. Çünkü benliğin kibri, insanı hakikatten uzaklaştırır. Kibrin sevmediği bir kavram olan acziyet ise, insanı hakikate yaklaştıran bir köprüdür.
Bir derviş, yıllarca ibadet eder ama gönlünde huzur bulamaz. Sonunda şeyhine gider ve der ki: “Efendim, bunca ibadete rağmen içim daralıyor.” Şeyhi ona şöyle cevap verir: “Sen hâlâ kendi ibadetine güveniyorsun. Oysa kulluk, acziyetini bilmek ve Allah’ın rahmetine sığınmaktır.” İşte bu söz, insanın kendi çabasını değil, Allah’ın lütfunu bilmesi gerektiğini anlatmaz mı bize. Hangi ibadetin var edebilir ki seni. Ya da hangi sahip olduğumuza hangi ibadetimiz kefaret olur.
Neden kızarız ki kendimize. Nedir kendimizle derdimiz? Yaptığımız hatalara karşı kendimizi affetmek, kusurların üstünü örtmek ya da inkâr etmek değildir. Bilakis, kusuru kabul edip onunla barışmaktır. İmam Gazâlî, nefis muhasebesinde insanın önce hatasını görmesi, sonra pişmanlık duyması, ardından da tövbe ile yeniden doğması gerektiğini söyler. Bu aslında insanın kendi kalbine merhamet göstermesidir. Merhamet göstermediğin nefsin tövbe sonrası nasıl yeniden filizlensin ki zaten. Ayrıca kişi kendine merhamet göstermeden nasıl tövbe etsin. Sen affetmemişken kendini Allahtan nasıl af bulasın. Tekrar soralım. Nedir kendimizle derdimiz? Kendi nefsini affetmeyen kişi, sürekli bir suçluluk içinde kalır. Oysa gerek inancımıza gerekse örfümüze göre suçluluk değil, tevazu esastır. Suçluluk insanın kalbini daraltır; tevazu ise genişletir. Affetmek de, tevazunun bir tezahürüdür. Çünkü insan, “Ben hata yaptım ama Rabbim affedicidir” diyerek kendiyle barışır.
Mevlânâ hz. “Düşersen üzülme, ayağa kalk. Çünkü düşmek de yürümek kadar insana mahsustur.” demiş. O halde kendimizi affedelim. Affetmek insanın kendi acziyetini kabul etmesiyle başlıyorsa şayet ve bu da insanın kendi kalbine merhamet göstermesinden geçiyorsa, o zaman bırakalım kendimizle kavgayı. Acziyetimize sığınıp hakikate bakalım. Rabbimizin bağışlayıcılığına sığınıp tövbe ederek önce kendimiz affedelim kendimizi.
Kendimizi affetmenin getirdiği tövbelerde yeni güzellikler yaşamanın ümidiyle…
Selametle…
