Dünyanın en güzel yerinde de olsa, her şeyin sınırsız olduğu lüks bir tatilde de olsa her insanın evine geldiğinde söyleyeceği ilk şey “insanın evi gibisi yok” cümlesidir. Dışarıda her ne olmuş olursa olsun, insan evinin kapısından içeri girdiği andan itibaren kendisini güvende ve ait hisseder. Dışarıdan gelir, elini çantasına ya da cebine atar ve hasretle kolunu uzatıp anahtarı olması gereken yere yerleştirip o ses ve hareketin ahenk içindeki uyumunu duymanın huzuru ile kapıyı açar. Artık evindedir. Artık yağmur, rüzgar, kar, trafik, karmaşa, kaos dışarıda kalmıştır. Kapının arkasında. Artık şiddetli fırtınanın secde ettirircesine eğdiği ağaçları ya da lapa lapa yapan karı elinde kahvesiyle sıcacık evinden güvenle izleyebilir. Burası insanın bedeninin evidir. Peki zihin? Zihnin evi neresidir? Zihin nerde kendini en güvende hisseder?
Zihnin evi kendi bedenidir. Zihin ancak kendi içine ulaştığında durulur ve huzura kavuşur. Dışarıda olanları ancak beden evine yani içine yöneldiğinde dışarıda bırakabilir ve bunun için de anahtarı ya cebinde ya da çantasında bulabilmesi gerekir. Peki bu nasıl mümkün?
Anahtarın orada olduğuna tevekkül etmekle mümkün ve teslimiyetle. Beden evime yani içime, özüme dönmek istiyorum diye niyet etmekle mümkün. Yaşarken başımıza gelenleri, imtihanlardan geçerken dikkatimizi dağıtanları, acıları, mutlulukları, aşırılıkları, acizlikleri, eksiklikleri, fazlalıkları dışarıda bırakıp içeride kendi öz kimliğine kavuşmuş berrak bir zihinle mümkün.
İnsanın hem fiziksel evreninde hem de spiritüel evreninde kopuyor fırtınalar. Birinde yağmurlar yağıyor birinde gözyaşları, birinde şimşekler çakıyor birinde kavgalar, birinde gök gürlemeleri birinde bağırmalar, çığlıklar, birinde bahar geliyor birinde ruhun çiçek açıyor ve bunun gibi yüzlercesine şahit oluyor insan. Hem makro dünyasında hem mikro dünyasında.
Ancak fiziki evrende dışarıda yağan karı elinde kahvesiyle huzur içinde izleyen insan, spiritüel evrende yaşadığı varoluş sancılarının içeride ancak etkenlerin geçici ve dışarıda olduğunu bir türlü kabul edemiyor. Çatışmalardan ancak kendi içine sığınırsa hafif yaralarla kurtulacağını, kaosların ancak içindeki düzenden bağımsız olduğunu farkederse berraklaşacağını, aslında kendi içinin korunaklı bir liman olduğunu, yaratılırken kesinlikle korunmasız değil de kendi evinin içinde güvenli bir şekilde yaratıldığını fark ettiğinde huzura eriyor insan. Burada kendi evini sırtında talıya kaplumbağalara bir nazar ediyor insan tabi, öğreniyor. Nasıl da dışarıda bir tehdit hissettiğinde kendi evine çekiliyiveriyor diye düşünüyor. Ve her şeyin bir ibret olarak yaratılmış olduğu geliyor aklına. Bir filmi, bir gösteriyi, bir konseri izleyip eve dönmek gibi olduğunu farkediyor hayatında olan tiyatroların dışarıda olduğunu. Birisi kalbimi mi kırdı? Aslolan öz, güç, kuvvet, anlayış içerde. Kendimi açıklamaktan yorgun mu düşüyorum al işte dinlenme odan içerde, beden evinde. Korun, koru kendini geçici ve aldatıcı dünyadan.
Çünkü aradığı şeylerin hiçbirisi dışarıda değil her şey kendi içinde bu klişe bir söz olduğu için söylemiyorum gerçekten kendi içinde kendi evinin içinde beden evinin. Kendi ruhunun odalarında kendi ruhumuzun odalarının kapılarını dahi açmıyoruz kimi zaman. Odalarımızın kapılarını açmadan ışığı yakan düğmelere basmadan ölüp gidiyoruz çoğumuz.
Aç kapıları, üfle rafların üstündeki tozları, hatta al eline bir bez sil ovala parlat içini. Kimse için değil, kendin için. İçine döndüğünde rahat et diye. Orada düşün, orada tartış, orada ağla, orada gül kararlar al, yenilgilerine üzül, başarılarına sevin ama hepsinin dışarıdaki dünyaya ait olduğunu bilerek. Suyun üstündeki bir kayık gibi geç hayat denizinden, özgürleş.
