Bazı insanlar yaşadıkları zamana yaşadıkları mekana değil, yaşamadıkları yere yaşamadıkları zamana aittirler. Hatta öyleleri vardır ki başka coğrafyaların başka çağların insanıdırlar. Kimi ilmi ile kimi sanatıyla kimi düşüncesiyle… Zekidirler, teknik buluşlar yapıp milletine hizmet edecek güce sahiptirler ama etraflarındaki umarsızlıkta kuvvetlerini yitirirler. Filozofturlar filozofluklarına erişecek zihinler yoktur. Ressamdırlar ama görecek basiret yoktur. Oysa varlıkları evrene sığmaz derinliktedir. Görünmezlikleri, bu derinliğin bilinmezliğinde, anlaşılamamışlığında yokluğa kayboluşun halidir.
Kaplarına sığmayacak kadar kendilerinin farkındadırlar ama yaşamın akışındaki farketmezlikte farkları çıkmaz ortaya. Kendi içlerine doğru hep bir boğulma yaşarlar. Gaflet içindeki düzenin gaflet içindeki yüreklerin kayıtsızlığında heba olurlar. Başkalarınınki yaşamakken onlarınki vav gibi kıvrılmış yokluktur. Duvardan düşen bir saatin, düştüğü çağda düştüğü yerde ilerlemeden durması gibi.
En çok da şair ve yazarların kaderidir bu… kağıt ve mürekkepten inşa edilmiş odalarında yazdıkları eserler bir masa üstünde ya da çekmecelerde kendilerini anlayacak olan kalp ve zihinleri beklerler hep. Beklemek ömrün ziyanıdır. Bekledikleri daha gelmeden kendi varlığını yitirir insan. Ve yazdıkları muhatap bulamadan ya hoyrat bir el ile soba ateşinde ya da bir ev yangınında kül olur.
Neden kalpten doğan her şey ateşten mezarlarda son bulur? İnsan topraktan yaratılmışsa ve bedeni toprağa düşüyorsa, tüm bu duyguların ruhu ateşten midir ki yangınların içine gömülür? Kalbi ateşe çeken nedir ki duygular eninde sonunda pervane olur?
İşte tüm bu soruları bana sorduran o insanlardan biri de tesadüfen adını duyduğum şair ve kemanist Mendik’li Şeyh Ali’ydi. İmparatorluğun son yüzyılında doğmuş, son bulmasından yirmi dokuz yıl önce de vefat etmiş bir şair. İçinde bulunduğum bir hal meclisinde masaya önce adı sonra birkaç dörtlük dizesi düşünce, içimi titreten merakla bu ismi zihnime almıştım. Adından önce gelen Şeyhliği tasavvufa intisap etmesindendi. Bir çok yazar ve şair gibi, O’nun da kabinden kopanların mezarı bir yangın olmuştu. Her ne kadar el yazması şiirleri yangında yok olsa da, kıymet bilen bir yüreğin duyarlılığıyla bir nüshası kalmıştı yeryüzünde. Bir başka yazgısı ki ölümünden sonra sağ kalmış nüshası bu defa da yenilenen alfabeyle cerh almıştı. Zaman değişince, bir asır geçince harfler de değişmişti ama duyguları yazıldığı gün kadar kendisiydi. Kalbinden taşan ne varsa iki kapak arasında kilitli kalmıştı. Aradan geçen yüz otuz iki yıl sonunda yeni alfabeye çevrilebilmiş yalnızca birkaç satır şiiri okunuyordu masada.
Sofular der onu çalması günah
Onu da yaradan ulu padişah
Kuldur mevlasına çekmesin mi ah
Hali lisanıyla eyler amani.
O, bu satırları yazarken yaşadığı taşrada kandilini yakmış, bir masada oturuyor da ben onu izliyorum sanki. Başında fesi, elinde divit kalemi, yüreğini mürekkebe batırışı… kalbi kederle coştuğunda doğrulur sandalyesinden. ’Onu çalmak günahtır’’ diyenlerin sağırlıklarına aldırmadan eline alır kemanını. O en kalın, bir o kadar hüzünlü gelen telin sesiyle titretir dağı taşı . Taşranın göğe yükselen o sedir ağaçlarının köklerine su gibi akıtır içini.
Ne kendi devrinde ne de bir asır sonra ulaşamadıklarına ‘’ bu masivadan geçip yol alamadım ben’’ der, bir vav gibi kendi içine kıvrılıp zamanı terk eder.
O an anlarım ki bir hal meclisinde üç beş satırı dahi okunmamış değeri bilinmeden yitip gitmiş isimler geçmiştir dünyadan. Nice değerler bir meşale gibi yanmadan sönmüştür. Ve öylesi saatler vardır ki ait olmadığı çağların duvarlarından düşüp dağılmayı bile becerememişlerdir, olduğu yerde donup asılı kalmışlardır öylece.
