Mendik’li Şeyh Ali

You are currently viewing Mendik’li Şeyh Ali

Bazı insanlar yaşadıkları zamana yaşadıkları mekana değil, yaşamadıkları yere yaşamadıkları zamana aittirler. Hatta öyleleri vardır ki  başka coğrafyaların başka çağların insanıdırlar. Kimi ilmi ile kimi sanatıyla kimi düşüncesiyle… Zekidirler, teknik buluşlar yapıp milletine hizmet edecek güce sahiptirler ama   etraflarındaki  umarsızlıkta kuvvetlerini yitirirler. Filozofturlar filozofluklarına erişecek zihinler yoktur. Ressamdırlar ama görecek basiret yoktur. Oysa varlıkları evrene sığmaz derinliktedir. Görünmezlikleri, bu derinliğin bilinmezliğinde, anlaşılamamışlığında  yokluğa kayboluşun  halidir.

Kaplarına sığmayacak kadar kendilerinin farkındadırlar ama  yaşamın akışındaki  farketmezlikte farkları çıkmaz ortaya. Kendi içlerine doğru hep bir boğulma yaşarlar. Gaflet içindeki düzenin gaflet içindeki yüreklerin kayıtsızlığında heba olurlar. Başkalarınınki yaşamakken onlarınki vav gibi kıvrılmış yokluktur. Duvardan düşen bir saatin, düştüğü çağda düştüğü yerde ilerlemeden durması gibi.

En çok da şair ve yazarların kaderidir bu… kağıt ve mürekkepten inşa edilmiş odalarında yazdıkları eserler bir masa üstünde ya da çekmecelerde kendilerini anlayacak  olan kalp ve zihinleri beklerler hep. Beklemek ömrün ziyanıdır. Bekledikleri daha gelmeden kendi varlığını yitirir insan.  Ve yazdıkları muhatap bulamadan ya hoyrat bir el ile  soba ateşinde ya da bir ev yangınında kül olur.

Neden kalpten doğan her şey  ateşten mezarlarda son bulur? İnsan topraktan yaratılmışsa ve bedeni toprağa düşüyorsa,  tüm bu duyguların ruhu ateşten midir ki yangınların içine gömülür? Kalbi ateşe çeken nedir ki duygular eninde sonunda pervane olur?

İşte tüm bu soruları bana sorduran o insanlardan biri de tesadüfen adını duyduğum şair ve kemanist  Mendik’li Şeyh Ali’ydi.  İmparatorluğun son yüzyılında doğmuş, son bulmasından  yirmi dokuz  yıl önce de vefat etmiş bir şair.  İçinde bulunduğum bir hal meclisinde masaya önce adı sonra birkaç dörtlük dizesi düşünce, içimi titreten merakla  bu ismi zihnime  almıştım. Adından önce gelen Şeyhliği tasavvufa intisap etmesindendi. Bir çok yazar ve şair gibi, O’nun da kabinden kopanların mezarı  bir yangın  olmuştu. Her ne kadar  el yazması şiirleri yangında yok olsa da, kıymet bilen bir yüreğin duyarlılığıyla bir nüshası kalmıştı yeryüzünde. Bir başka yazgısı ki ölümünden sonra  sağ kalmış  nüshası  bu defa da yenilenen alfabeyle cerh almıştı. Zaman değişince, bir asır geçince harfler de değişmişti ama duyguları yazıldığı gün kadar kendisiydi. Kalbinden taşan ne varsa  iki kapak arasında kilitli kalmıştı. Aradan geçen yüz otuz iki  yıl sonunda yeni alfabeye çevrilebilmiş yalnızca birkaç satır şiiri  okunuyordu masada.

Sofular der onu çalması günah

Onu da yaradan ulu padişah

Kuldur mevlasına çekmesin mi ah

Hali lisanıyla eyler amani.

O, bu satırları yazarken yaşadığı taşrada kandilini yakmış, bir masada oturuyor da ben onu izliyorum sanki. Başında  fesi, elinde divit kalemi, yüreğini mürekkebe batırışı…  kalbi kederle coştuğunda  doğrulur sandalyesinden.  ’Onu çalmak günahtır’’ diyenlerin sağırlıklarına aldırmadan eline alır  kemanını. O en kalın, bir o kadar hüzünlü gelen  telin sesiyle titretir  dağı taşı . Taşranın göğe yükselen o sedir  ağaçlarının  köklerine su gibi akıtır içini.

Ne kendi devrinde ne de bir asır sonra ulaşamadıklarına  ‘’ bu masivadan geçip yol alamadım ben’’ der, bir vav gibi kendi içine kıvrılıp zamanı terk eder.

O an anlarım ki bir hal meclisinde üç beş satırı dahi okunmamış değeri bilinmeden yitip gitmiş isimler geçmiştir dünyadan. Nice değerler bir meşale gibi yanmadan sönmüştür. Ve öylesi saatler vardır ki ait olmadığı çağların  duvarlarından düşüp dağılmayı bile becerememişlerdir, olduğu yerde donup asılı kalmışlardır öylece.

Bir yanıt yazın