Gecenin karanlığında ormanın ortasından geçen dar asfalt yol ikimizi de ürkütmüştü. Bir aksilik çıkar da bu ıssız ormanın ortasında kalırsak diye içten içe korkuyorduk. Hata benimdi; navigasyondan daha kısa görünen yolu seçmiştim. Hayatta kestirme yol diye yapılan tercihler ne zaman felaha çıkarmıştır ki bu gün çıkarsın! Öfkeliydim kendime ama bunu dışarı vurup da Betül’ü daha fazla endişelendirmek istemiyordum.
Müzik açtık çalan ağır parça içimizi daha da daraltmıştı. Hareketli bir parça ise dışarıdan gelecek tehlikenin sesini duymamıza engel olacakmış gibi hissettirdi. Ormanın zifiri karanlığı, o uğultulu sessizliği… Bir şeyin içine girmeye görün, sanki bir daha içinden çıkarmayacakmış gibi vakumlar sizi; hele bu bir ormansa. Biz ilerledikçe büyüyor, daha da genişliyordu.
Betül ha bire konuşuyordu:
—“Ya araba bozulursa? Ya teker patlarsa? İki kadın bir başımıza ne yaparız? Telefon da çekmiyor, bizi kim bulur burada?”
O konuştukça ormandan gelen tekinsizlik arabanın arka koltuğuna yerleşiyor, torpido gözüne kadar giriyordu. Öyle ki oradan klimaya sızıyor; ızgaralardan yüzümüze üflüyordu sanki. Ne kadar “Her şey yolunda,” desem de onu ikna edemiyordum. Oturduğu koltukta arabadan fırlayıp kaçacak, kaçınca hemen bu ormandan kurtulacakmış gibi durmadan kıpırdanıyordu.
Şöyle bir baktım ona. Ömrü boyunca hayatın naz makamında ağırlananların etrafında; korkularını, heyecanlarını, sevinçlerini, üzüntülerini duyan, duyduğuyla kalmayıp çare diye uzanan eller vardır. O eller olmasa, bu şımarık naz sahiplerinde o makamı besteleyecek yetenek olmazdı sanırım.
Betül… Bu naiflik nasıl da yakışıyordu ona. Değerli bir ziynet eşyasına dönüşüyordu da kızamıyordu insan.
Ellerimi direksiyona daha sıkı kenetledim; öyle ki ellerim bembeyaz olmuştu. Korktuğumu o da seziyordu.
—“Sen olmasan, senin o güçlü, cesaretli yanın olmasaydı ben bu yola bu saatte çıkmazdım. Şimdi sen de korkuyorsun ve ben sen korktukça daha çok emniyetsiz hissediyorum kendimi,” dedi.
Üzerime yapıştırdığı etiketi söküp almıştı birden. Güçlü, cesur insanın acziyetini görmek; bu naif kalplerin sığınak dediği yerlerde rahatını bozan bir huzursuzluğa dönüşüyordu. Dünya başlarına yıkılıyordu.
Sessizliğim onu daha da tedirgin etmiş olacak ki, “Susma ne olur, daha çok korkuyorum,” dedi.
Bir an bu cümle benden çıkmışçasına irkildim. Yıllar önce yaşadığım o geceye daldım. Evin ölü sessizliğinde boğulduğum bir akşam kocama, “Susma,” diye yalvarmıştım. O ise varlığımı inkâr edercesine cevap vermemişti.
—“Konuş ne olur, beni bu kadar yok sayma. Başımı alıp göğsüne bastırmasan da sesinde olsun bir merhamet bulayım,” demiştim. O ise duymamışçasına kalkıp mutfağa çay almaya gitmişti.
O an oturduğum koltuktan fırlayıp arabanın anahtarını elime aldım, tam kapıya yönelecektim ki mutfak kapısında göz göze geldik. Bir müddet öyle kaldık. Bu defa içimizden konuştuk. Bakışlarımızla…
Ben, “Konuş ki şu kapıya değil, sana yöneleyim,” dedim.
O ise dudağının kenarında bir kibir, şu yalvarışımı bile okuyamıyordu; ne bardağın içindeki çay ne de bakışları kımıldıyordu. Her şeyi yok eden, helak eden bir nazarla öylece bakıyordu. Yok olan bir evlilikte şu çayın tazelenişinin ayrıntılarını sebeplerden bir sebep diyerek bir hâkim karşısına çıkacak olsam, anlatsam, çaya odaklanır da kadın kısmı der gülerdi. Ayırdığı o bütün kısımlara verdiği hükümlerle karar verirdi sanırım.
Betül’ün sesiyle irkildim.
—“Yoksa biz yolu şaşırıp kaybolduk mu?” diye sordu.
—“Hayır, kaybolmadık. Bir iki saat içinde kasabada olacağız,” diye cevap verdim ama bu defa Betül’ün “kaybolduk mu”sorusuyla tekrar o geceye döndüm.
