İnsanoğlu, dünyada kendine bir yer bulmak için ömrü boyunca uğraşıyor. Bir sandalye, bir makam, bir unvan, bir ev, bir masa, bir mevki… Kimi zaman adının önüne bir sıfat koyuyor, kimi zaman arkasına bir servet. Kimi zaman da başkalarının gözünde büyümek için kendisini olduğundan daha büyük göstermeye çalışıyor. Hayat dediğimiz bu uzun koridorda herkes, kendi kapısının üzerine bir isim levhası asmanın peşinde. Çünkü dünyaya karşı doymayacak bir hevesi, dolmayacak bir iç boşluğu söz konusu…
Dünyanın çok adil bir yer olmadığını yaşayarak öğreniyoruz. İdeallerimizi bize vermezken bin bir delikten de geçiriyor. Uğradığımız haksızlıklar karşısında iyi ki “ilahi adalet var” diyerek teselli buluyoruz. Herkes bir sınıf ve statü edinme derdinde. Makam, mevki, övgü, beğeni yahut akademik bir sıfat ile çağrılmak nefsinin hoşuna gidiyor. Egosu bundan pay topluyor.
Torpilin sökmediği, sınıf farkının ortadan kalktığı yer; aynı safa sıra sıra dizildiğimizde mümkün olabiliyor ancak. Allah’ın huzurunda herkes adil muamele görüyor. Bir ezanın çağrısına kulak veren mümin, üzerindeki bütün levhalarını söküp çıkarmak zorunda kalıyor. Caminin kapısından içeri girerken müdür değilsin artık. Amir değilsin. Milletvekili, zengin, fakir, meşhur, âlim, tüccar, memur, işçi, patron değilsin. Hatta biraz önce dışarıda sana yol verenler de seni tanımazlar. Çünkü içeride herkes aynı yöne, kıbleye dönmüştür. Aynı kelimelerin peşinden aynı sessizliğe eğilir. O kubbenin altında takva, ihlas ve samimiyet geçer akçe oluyor. Safa duran insan yanındaki adamın cebinde ne kadar para olduğunu bilmez. Arkandaki adamın hangi makamda oturduğu önemli değildir. Önündeki insanın kaç kişiye emir verdiği artık hiçbir anlam taşımaz. Çünkü omuz omuza durduğunuz o çizgi, dünyanın bütün rütbelerinin bir anda anlamsızlaştığı en büyük makam sahibinin huzurudur.
Musalla ise bunun daha sessiz, daha ağır tarafı değil midir? Yemekte, serviste, asansörde, markette, toplantıda yahut düğün veya bayramda bir arada bulunduğun insanla musallada yan yana geliyorsun. Fakat bu defa biri ayakta değildir. Artık o; konuşmaz, gülmez, kendisini anlatmaz, ben şuyum, makamım bu diye etiket yapamaz. Halbuki bir zamanlar kalabalıkların önünde yürümüş, mikrofon elinde konuşmuş, makam aracının kapısı açılmış, bir yerden geçerken insanlar ayağa kalkmış, telefon aramasında adı görülünce insanların kalbi sıkışmıştır. Bir imzası ile insanların hayatları değişmiş bir sözü ile dünyadaki kaderleri etkilenmiştir. Kartvizitinin arkasındaki not bile birçok sorunu çözmüştür…
Ancak, bir tabutun etrafında toplanıldığında, son kez aynı safta durmaya mecbur kaldığınızda, insanlarla aranıza giren nefsin hastalığı olmuş bütün duvarlar yıkılıp gidiyor. Ne garip! Hayatta yan yana gelmeye tenezzül etmeyenler, ölümün önünde omuz omuza geliyor. Dünyada birbirine makam koltuğundan bakanlar, musallada aynı yerden bakıyor. Bu nedenle insan yükseldikçe gölgesini büyüttüğünü sanmamalı. Çünkü orası bir gün düşeceğimiz mesafedir. İnsanlar takvada üstün iken kullukta eşittir. Secde ile dünyadaki bütün yükselişlerimize karşı eğilip disipline gireriz. Çünkü başını eğmek zorunda kaldığın yerde ne kadar nüfuzlu olduğunun bir hükmü kalmaz. Safa girdiğinde, alnını yere değdirdiğinde ve musallaya geldiğinde tüm kisvelerinden soyunur, bütün makamlarından arınır, aynı yerde eşitlenirsin. Bu bilinçle yaşayabilmek duası ile…
,
Aynı Safta Eşitlenirsin
