Nihayet uyandı. Gecenin karanlığı ile seherin aydınlığı arasında sıkışmış gibi, dünya ile ahiret arası berzahta kıyameti bekler gibi. Ne yapacağını biliyor da bilmiyormuş kararsızlığıyla. İçinde bir şeyler çırpınarak uyandı. Eliyle boşluğu da zamanı da itebilse geriye, kendine yer açabilecek biraz ferahlayacaktı. Üzerindeki yorgana güç yetirecek takat yok ellerinde.
Hafifçe başını kaldırıp karısına baktı. Sırtını dönmüş kıpırtısız, yüzüne dökülen saçları nefesini bile örtmüş sanki. Yalnız yüzünü değil, rüya görüyorsa rüyasını, uyumuyorsa dünyasını kocasına kapatmış gibi. İnsan bazen bir yüzü değil bir ömrü bile göremiyomuş. Bu sabah ilk defa bunu düşündü. Bir süre nefesini dinledi de uyuyup uyumadığını anlayamadı. Uzanıp sarılmak saçlarını koklamak istedi. Vazgeçti. Eli içinden geçen bu duygudan daha ağırdı. Komodinin yanındaki sırt çantasına takıldı gözü. Birden geç kalıyormuşçasına ani ama sessizce kalktı.
Parmak uçlarına basa basa lavaboya geçti. Suyun çıkardığı sesten çekinerek yıkadı elini yüzünü. Bir gafletle mutfağa geçip çaydanlığa su koydu ama ocağın altını yakamadı. Kendisini bir yabancının evinde arsız misafir gibi hissetti. Ev sanki onun gideceğini biliyor da bir gece içinde daha o gitmeden unutmuştu. Şöyle bir baktı etrafa akşamdan kalan bulaşıklar tezgahta. Dün aldığı meyveler köşede poşette. içtikleri kahvenin telvesi fincanda kabuk bağlamış. Önceden mutfağı bu halde gördüğünde iyi günündeyse eline eldiveni giyer karısına ‘’Son yıllar bir pasaklılık peyda oldu sende’’ diyerek takılır toplamaya başlardı her şeyi. ‘’Son yıllar’’ dedi şimdi uyanmış gibi salona geçti.
Uzun uzun baktı her şeye. Konsolun üzerine dizilmiş fotoğraflar ilk çekildiği andaki gibi gülümsemeler dursa da şimdi aynı mutlu gülüşü hissettirmiyordu. Üstelik tüm çerçeveler düzensizdi. Karısı içlerindeki resimleri sürekli yeniler özenle sıralardı ama şimdi hepsi dağınıktı. ‘’son yıllar hiç değiştirmemiş’’ diye düşünürken artık resim çekinmediklerini fark etti. Kaç yıldır böylesine aynıydı bu fotoğraflar… Eliyle şakaklarını sıktı. Duvardaki tablolara takıldı gözü onlar da eğri. Sürekli sıkılıp değiştirdiği biblolar da aynı duruyordu. Canlı çiçeklerin hiçbiri yoktu pencere önünde. Oysa bir zamanlar bu ev çiçeklerle mevsim değişir gibi değişir miskler kokardı. Bir şeyler seziyor da sezdikleriyle yüzleşmekten korkuyordu.
Üç ay önce arkadaşlarıyla gittikleri yemek dönüşünü hatırlamaya çalıştı. Eve neşeyle gelip kıyafetlerini değiştirirlerken karısına,
‘’Ahmet olmasa bu kadar keyifli olmaz bu toplantılar. Tüm yaşadıklarına rağmen nasıl da enerji dolu hala’’ dedi
Karısı “Onun sizin gibi arkadaşları var, bunca desteğinizle atlatmazsa ayıp ederdi size, özellikle sana’’
‘’O benim çocukluğum, gençliğim nasıl yalnız bırakabilirdim’’ dedi de yetinmedi uzun uzun dostluk bağlarını anlatmaya devam etmiş laf lafı açmış konu Ahmet’ten çıkmış gönül bağı olan diğer insanlara geçmişti. Kahve yapan karısının yanında konuşmaya devam etmiş, kahveyi içip bitirdikten sonra dahi kapı ardındaki sevdikleri eve sığmaz olmuştu.
“Yetsin” demişti karısı öfkeyle “bu kadarı yetsin!”
Buz kesmişti evin havası ama karısı bu kadarıyla kalmadı devamında ‘’Boşanmak istiyorum’’ cümlesini bomba gibi bırakmıştı kucağına.
Kocasına sebepleri sıralarken adam itiraz ediyor ama sıralanan sebepler karşısında itirazlarında haksız olduğunu bir yanıyla içten içe kabulleniyordu. En son karısı bir yıldır düzenli olarak biyopsi aldırdığını ve hiç birinde yanında olmadığını, sonucunu bile sormadığını hatırlattı. ‘’Penceren yalnızca kendine ve dışarıya açık’’ diyerek noktayı koymuştu. O yıllardır makama dönüşen tekli koltuğunda oturduğu bu yerde itibardan düşercesine şaşkın öylece kalakalmıştı. Varlığıyla bu evde kapladığı hacim küçücük bir zerreye dönmüştü sanki.
Sessizce ‘’haklısın sadece biraz zaman ver’’ diyebilmişti de karısı ‘’hayır’’ dercesine cevap vermeden odasına geçmişti.
Biraz zaman istemesinin ardından üç ay geçmişti. O her şeyin yoluna girdiğinin rahatlığındayken karısı dün gece ‘’artık istediğin zaman çok uzadı’’ diyerek kararlılığını tekrar dile getirdi. Uzun ama sonuca bağlanamayan, saatler süren bazen sakin bazen sert konuşmalar… öfke duyamayacak, bağırıp çağıramayacak kadar tükenmişlik karısında… o tükenmişlikle “yalnızca sana ait, senden ibaret olan, sevdiklerinle dolu bu yaşamda ölüyorum ve ben yaşamak istiyorum” demişti.
Sonunda pes edip küçük bir sırt çantasına birkaç kıyafet, diş fırçası ve tıraş makinasını koyup ‘’sabah giderim’’ diyebilmişti.
Şimdi salonda yıllarca fark edemediği karısının her şeyden ne zaman vazgeçtiğini hesap etmeye çalışıyordu. Bir zamanlar ikisi için kevn-ü mekan olan bu ev hiç hissetmediği bir şekilde yok oluşa dönmüştü. Ne ara olmuştu bu? Tekrar baktı salona karısının bir zamanlar sürekli yenilediği eşyalara… Demek ayrılıklar kalpte yavaş yavaş başlıyor; önce eşyalarda, bozulan düzende bağırıyor, duyulmadığında kalp taşıyamadığını elveda diye haykırıyordu. Yıllardır fark edememişti ama geçen şu üç ayda nasıl kör olabilirdi?
Daha fazla dayanamadı odaya geçti çantasını aldı. Karsının başında durdu. Belki uyuyordu. Belki de vedaların en kesini en nihaisi gözü açmadan edileniydi de karısı bunu yapıyordu. Anlayamadı. Yüzüne dokunmak için uzandı, son defa öpmek istedi. Ama dokunduğu ten, öptüğü yüz geçmişteki sıcak ten değil, kanı tüm vücudundan çekilmişçesine soğuk ölü bir deriydi. Kadının göz pınarında birikmiş yastığa düşmemek için direnen bir damla yaş…
Bıraktı öylece. Odadan çıkarken tekrar baktı ardına. İlk defa bu kadar yabancı olduklarını tüm hücrelerinde hissetti.
Ayakkabılarını giydi. Yılların alışkanlığıyla vestiyer askısından anahtarını aldı. Bir an duraksadı avucundaki anahtara baktı. Fırlatmak istedi ama onu kapı ardında bırakanın anahtar olmadığını kabullenerek sessizce tekrar yerine bıraktı. Kabullenişin en acısı içerde bıraktığı ömür ona bir daha asla açılmayacak olması. Yavaşça açtı kapıyı birkaç damla yaş düştü eşiğe. Kapıdan değil eşikten yükseldi ses.
Geride kalan karısı bu sese gözlerini açtı. Korktuğu o veda sessizce edilmişti. Bağıra bağıra ağlayacağını zannediyordu. Ağlayamadı. Göz pınarında biriken o küçük damlayı serçe parmağıyla sildi. Göğsü derin bir nefesle kalkıp indi. Ağladığı vakitlerin çoktan geçmişte kalmışlığının taşlaşmışlığıyla yatağından kalktı. Mutfağa geçip ocağın altını yaktı.
